|
Sıkıysa Yakala Filmi Açıkları |
|
|
|
Sıkıysa Yakala |
 |
|
| |
|
|
|
|
|
|
.
PRODÜKSİYON NOTLARI
“Catch Me If You Can”in gerçek bir öyküden yola çıkılarak oluşturulan temasının Hollywood standartlarının biraz uzağında olduğu söylenebilir. Yapımcıların gerçek bir yaşam öyküsünü seçmesinin de belli bir sebebi vardı.
Filmde gerçek yaşam öyküsü anlatılan Frank W. Abagnale Jr’ın portresini çizen Leonardo DiCaprio, bunu “Kimi zaman gerçek yaşamda öyle olaylar olur ki, bunlar hayali öykülere oranla insanların başını 100 kat fazla döndürecek kadar büyüleyicidir” sözleriyle özetliyor.
“Catch Me If You Can”in konusu Abagnale’in yazdığı aynı adlı otobiyografik kitabından alındı. Abagnale kendi yazdığı kitabında ergenlik çağında evden kaçarak başlayan yaşam öyküsünde kimi zaman havayolu pilotu, kimi zaman doktor, avukat, üniversite profesörü kimliğine bürünerek milyonlarca dolarlık sahte çeklerle yaptığı vurgunları anlatıyordu.
Frank Abagnale herşeyin annesiyle babasının boşanmasıyla başladığını ve bunun getirdiği dramatik etkiyi şu sözlerle özetliyor: “Evden kaçtım ve kendimi bir anda dünyanın en yapayalnız genci olarak buldum. Hemen büyümeliydim. Hayatta kalabilmek için çok yaratıcı olmam gerekiyordu. Ancak hayatta kalma mücadelesi olarak başlayan bu süreç giderek bir oyuna dönüştü. Fırsatçı bir ruhum vardı. Bu yönümü değerlendirip değerlendiremeyeceğimi kendime sorduğumda önümde açılımlar
belirdi. Birşeyleri çaldığım zaman belirli bir tatmin duygusu oluşuyordu. Daha çok çaldıkça oyunun içine daha çok girdim. Bu öyle bir oyundu ki, günün birinde kaybedebileceğimi biliyordum. Ama yakalanana kadar oynamak inanılmaz eğlenceliydi.”
Abagnale’in otobiyografik kitabı milyonlarca okuru büyüleyip kısa sürede çok satan kitaplar listesindeki yerini aldı. Etkilenenlerden birisi de Steven Spielberg’di. Ünlü yapımcı / yönetmen, bu kitabın kendisinde bıraktığı etkiyi ve yazarıyla tanışmasını şu sözlerle açıklıyor:
“Kitabı okurken herkes gibi ben de gerçek Frank William Abagnale Jr’ın baştan çıkarıcı etkisi altında kaldım. Onunla yüzyüze gelip tanıştığınızda öyle bir etkiye kapılıyorsunuz ki, sanki gözünüze bir perde iniyor. Onun bir doktor veya avukat olduğuna hemen o anda ikna olabilirsiniz. Anne-babasının boşanmasından çok şiddetli bir şekilde etkilendiğine inanıyorum. Çocukların bu tür boşanma olayları karşısında çeşit çeşit tepkileri vardır. Frank’in tepkisi son derece orijinal biçimde gerçekleşmiş. Bunu film yapmaya değer buldum. Şahsen ben sansasyonel dolandırıcılar üzerine yapılmış filmleri severim. Örneğin ünlü Newman / Redford klasiği ‘Butch Cassidy and the Sundance Kid’ ve ‘Sting’ gibi… Onlar yasaları ihlal ediyorlardı ama yine de cesaret ve kararlılıkları nedeniyle sevmek istiyordunuz.”
YASALARA KARŞI GELMENİN CAZİBESİ
Filmin senaryo yazarı Jeff Nathanson’ın Abagnale’in öyküsünü öğrenmesi, yapımcı yardımcısı Devorah Moos-Hankin’in bir bant yollamasıyla gerçekleşti. 20 dakikalık bu bantta Abagnale kendi yaşamını anlatıyordu. Nathanson bantın yarattığı izlenimi şu sözlerle anımsıyor:
“Tıpkı Spielberg gibi bende de en sevdiğim film türlerini anımsadım. Sanki ‘Butch Cassidy and the Sundance Kid’i ya da ‘One Flew Over the Cuckoo’s Nest’i izliyormuşum gibi bir duyguya kapıldım. Hatırlayacağınız gibi o filmlerde yasaların ters yönünde duran ya da toplumsal kurallara aykırı davranan insanlar üzerinde yoğunlaşılıyordu. Ancak yine de onlardan etkilenmemek mümkün değildi. Çünkü son derece büyüleyiciydiler. 20 dakikalık bantı izledikten sonra hissettiklerim bunlardı. Bu öyküden iyi bir film çıkabileceğini düşündüm.”
Abagnale’in FBI’dan kaçışından etkilenenlerden birisi de yapımcı Walter F. Parkes oldu. Ünlü yapımcı bu konudaki düşüncesini şu sözlerle dile getiriyor: “Frank’in öyküsündeki her ayrıntı öylesine olağanüstü ki, her biri üzerine ayrı bir film çekebilirsiniz. Tüm bunların bir de gerçekten yaşanmış olması bu öyküyü dayanılmaz kılıyor”
“Catch Me If You Can”in kitabının ilk yayınlandığı 1980 yılından bu yana herkes aynı düşünceyi paylaşıyordu. Günün birinde kitabından bir film yapılacağını aklına getirmediğini söyleyen Abagnale, “Beş yıllık bir olaylar dizisini iki saatlik filme nasıl sığdırabilirsiniz ki? Bu yüzden böyle birşeyi hayal bile etmemiştim” diyor.
Yapımcı Parkes bu sorunun yanıtını bulmanın birçok zorluğu beraberinde getireceğinin farkındaydı. “Catch Me If You Can”in en heyecan verici ve aynı zamanda da en zor yanının çeşitli film tarzlarını bir arada bulundurması olduğunu belirten Parkes, “Kimi zaman acı verici bir drama, kimi zaman komedi havası var. Bu yüzden hem senaryo yazımı, hem de filmin yapımı açısından tam bir düello gerektiriyordu. Bu katmanların hepsini 2 saatlik süreye sıkıştırmak zorundaydık” diyor.
KEDİ – FARE OYUNU
“Bir yazar olarak böylesi daha ilginç oldu” diyen senaryo yazarı Nathanson ise, “Catch Me If You Can”in senaryosunu yazarken nasıl bir yol izlediğini şöyle açıklıyor:
“Buna bir tür kedi-fare oyununa dayalı gerilim diyebiliriz. Aynı zamanda bir yaş dönümü öyküsü olduğu da söylenebilir. Dahası bir aile draması olarak da adlandırmak mümkün. Yaşamın farklı bölümlerini kapsayan öyküleri hep sevmişimdir. Burada kahkaha da var, kalp kırıklıkları da var. Senaryoyu yazarken Frank Abagnale’in yaşamının belirli bir periyodundan yola çıkmak suretiyle tüm bunların hepsini keşfetme şansını elde ettim.”
Abagnale’in tüm FBI ajanlarını peşine taktığı yıllar 1960’lı yıllardı. Parkes ve Spielberg’in ortak kanısına göre, Abagnale’in başarısının önemli kısmı o yılların masumiyetinden kaynaklanıyordu. Parkes bu olayların yaşandığı 60’lı yılların özelliklerini şu sözlerle dile getiriyor:
“Frank’in uzun süre boyunca kaçabilmesinde o günlerin naif havasının önemli payı olduğunu düşünüyorum. Karşıt kültürün henüz ortaya çıkmadığı dönemlerdi. Giysilerin insanı yarattığına inanılır; üniformalar dünyada belirli bir kişilik simgesi sayılırdı. Frank bunu sezgileriyle kavramış, getireceği sonuçları keşfetmişti. Böylelikle eşine kolay rastlanmayacak biçimde sürekli kılık değiştirmek suretiyle FBI ajanlarından kaçmayı başarmıştı.”
Steven Spielberg ise o yılların özelliklerini anlatırken, “Olağanüstü güven duygusunun egemen olduğu dönemlerdi. İnsanlar kapısını kilitlemeden yatar, yine de güvenli hissederdi” diyor.
SPIELBERG’İN BAKIŞ AÇISI
İşin ilginç yanlarından birisi de, Steven Spielberg’in bu filme başlamadan önce henüz yeni bitirdiği “Minority Report – Azınlık Raporu” adlı filmin tam bir güvensizlik olgusunun hüküm sürdüğü bir dönemde geçmesiydi. “Catch Me If You Can” projesinin kendisine çekici gelmesinde “Minority Report”taki güvensizlik ortamının önemli payı olduğunu belirten Spielberg şunları söylüyor:
“O filmin çekimlerini yeni bitirmiştim. Kendimi karanlık bir yerlerde gibi hissediyordum. ‘Catch Me If You Can’ gibi bir filmin açık havada dolu dolu nefes alma duygusunu vereceğini düşündüm. Aslında çok farklı tarzlar arasında geçiş yapmaktan inanılmaz keyif alırım. Örneğin bir zamanlar ‘Jurassic Park’ gibi fantezi filminden ‘Schindler’s List’ gibi tarihsel dramaya geçmiştim. Şimdi de ‘Minority Raport’u bitirip ‘Catch Me If You Can’e başladım. Öte yandan başarısını her zaman takdir ettiğim genç bir aktörle çalışma fırsatını kaçıramazdım”
Spielberg’in sözünü ettiği genç aktör, filmde Frank Abagnale rolünü üstlenen Leonardo DiCaprio’dan başkası değildi. Leonardo DiCaprio’nun başarılı performansını “This Boy’s Life” ve “What’s Eating Gilbert Grape” gibi ilk dönem filmlerinden itibaren izlediğinin altını çizen Steven Spielberg, birlikte nasıl bir çalışma yaptıklarını şu sözlerle anlatıyor:
“Leo çok çeşitli fikirleri olan son derece yaratıcı bir aktördür. Aynı zamanda kendi kendisinin de en acımasız eleştirmenidir. Yaptığı işi en başta kendisinin beğenmemesi yüzünden birçok çekimi tekrarlamak zorunda kaldık. Kimi zaman benim beğendiğim bir çekim için ‘Hayır, hayır. Bu olmadı. En iyiyi henüz bulamadım. Bir daha tekrarlamama izin verin’ dediği anlar oldu”
Leonardo DiCaprio bu rolü almasının çok öncesinde de “Catch Me If You Can” adlı kitabın koyu bir hayranıydı. Aradan yıllar geçtikten sonra Jeff Nathanson’ın yazdığı senaryo eline geçtiğinde böylesine sıradışı bir dolandırıcının portresini çizme fırsatını kaçırmadı. Bu yüzden Frank Abagnale ile tanışması gündeme gelince hayatının en heyecanlı günlerinden birisini yaşadı.
Genç aktörün Frank Abagnale ile ilgili izlenimleri şöyle: “Ona ilk baktığınızda bu adamın posta pulu bile çalamayacağını düşünüyorsunuz. Ancak bakışlarını kullanarak öylesine yoğun bir etkileme gücü var ki, benliğindeki enerjiyi ve olağanüstü zekasını size aktardığını hissediyorsunuz”
FBI PEŞİNE TAKILIYOR
Frank Abagnale’in meydan okuması devam ederken FBI yetkilileri de boş durmayıp yeni stratejiler geliştirirler. FBI tarafından atılan adımların en yenisi Carl Hanratty adlı bir ajanın bu seçkin dolandırıcının izini sürmesi için görevlendirilmesidir. Filmde Carl Hanratty rolünde Tom Hanks kamera karşısına geçti. Hanratty’nin diğer ajanlardan en önemli farkı, özellikle bankalarla ilgili sahtekarlık, kalpazanlık ve sahte çekler konusunda uzmanlaşmış olmasıdır.
Carl ile birlikte çalışması için görevlendirilen iki ajanın çalışma düzeni konusunda onunla birtakım sorunları vardır. Örneğin ondaki bürokrasi eğilimini paylaşmadıkları gibi bu işten sıkıldıklarını ve onu küçümsediklerini açıkça belli ederler. Ancak Frank’i yakalayabilmek için isteseler de istemeseler de birlikte çalışmak zorundadırlar.
Filmde Carl Hanratty rolünde oynayan Tom Hanks, portresini çizdiği bu karakterin özelliklerini şöyle tanımlıyor: “Carl işini çok seviyor. Adeta işiyle soluk alıyor diyebiliriz. Bu yüzden de bir türlü ele geçirilemeyen bu dolandırıcıyla karşı karşıya geldiğinde onun zeka düzeyi ortalamanın çok üzerinde bir çek sahtekarı olduğunu öğrenince bu konuyu halletmeyi hayatının en önemli misyonu haline getiriyor. Kısacası ‘Yakalayabilirsen yakala’ düşüncesine saplanıp kalıyor”
Ancak bunu yapabilmek, söylendiği kadar kolay değildir. Spielberg bunun zorluğunu şu sözlerle açıklıyor: “Bugüne kadar çok sayıda kedi-fare öyküsü yapıldı. Bu türdeki filmlerin en iyilerinde farenin uzun zaman boyunca kazanan konumunda olduğu görülür. Zavallı kedi ise onu bir türlü yakalayamadığı için öfkelidir. Kedinin fareyi yakalayamaya çalıştığı durumlarda eğer ki fare daha zekiyse ortaya ilginç bir durum çıkar. Ancak bizim FBI ajanımızda bu kısır döngüyü çözecek sabır yeterince var. O son derece titiz ve sabırlı bir ajan…”
Tom Hanks portresini çizdiği Carl Hanratty karakteriyle Frank Abagnale arasındaki ilişki boyutunu şu sözlerle değerlendiriyor: “Carl yakalamaya çalıştığı avının gösterişli kaçış stilinden öylesine etkilenir ki, bu yüzden onun yaşının aslında çok genç olduğunu öğrendiği anda şaşkınlığa düşer. Ansızın bir gerçeğin farkına varmıştır. Karşısında bir çocuk vardır. İnanılmaz yetenekli ve akıllıdır ama sonuçta bir çocuktur. Üstelik boyundan büyük bir maceranın içine girmiştir. Evet, ona bir suçlu olarak görmeye devam eder. Hedefi tutuklamak ve hapishaneye göndermektir. Ancak günün sonunda yatağına uzandığında karşısındaki bu genç insanın aslında günahlarının bedelini bir şekilde ödemeye çalışan son derece kırılgan birisi olduğunu fark eder.”
Leonardo DiCaprio’nun bu konudaki görüşleri ise şöyle: “Carl Hanratty’nin zaman içinde Frank Abagnale’in en çok güvendiği tek insan haline geldiğini görürüz. Oysa Carl onu ısrarla hapse atmaya çalışan bir insandır. Bence bu yeterince ironik bir durum. Carl’i bu kadar çok sevmesinin belirli bir nedeni vardır. Onu kendisi için bir baba figürü gibi görür.”
YAŞAMINDAKİ ANAHTAR İNSAN
Ancak yine de hiç kimse Frank’in gözünde gerçek babasının yerini alamaz. Frank’in yaşamında anahtar rolü oynayan insan babası Frank Abagnale Sr’dır. Genç Frank’in üzerinde çok büyük etkisi vardır. Filmin yapımcısı Walter F. Parkes, baba Abagnale’in önemini şu sözlerle açıklıyor: “Frank’in yaşamındaki anahtar insan babasıdır. Filmde onu modern Willie Loman olarak yansıttık. Amerikan rüyasından bir an bile uzak düşmemeyi ilke edinmiş karizmatik bir adamdır.”
Frank Abagnale Sr rolünde tecrübeli aktör Christopher Walken kamera karşısına geçti. Walken’a bu rolü teklif eden ise yapımcı Walter Parkes oldu.
Frank filmin çeşitli noktalarında babasıyla ne zaman yeniden karşı karşıya gelse annesiyle babasını tekrar bir araya getirmeyi dolandırıcılık sayesinde topladığı bol miktarda para ile başarabileceğine dair kör bir umut besler. Baba Abagnale ise, ğluna çocukluğundan beri anlattığı hikayelerinde bir Fransız kadınını nasıl Amerika’ya getirdiğini, nasıl evlendiğini anlatmıştır.
Baba Frank Abagnale’in evlendiği kadının Fransız kökenli olması nedeniyle bu rolde Fransız bir kadın oyuncunun oynaması doğru olacaktı. Steven Spielberg de, Frank’in annesi Paula Abagnale rolünde bir Fransız oyuncunun yer alması konusunda kararlıydı. Bir zamanlar Paris’te yaşamış olan yönetmen arkadaşı Brian De Palma’nın yardımına başvurdu. Brian De Palma çeşitli Fransız kadın oyuncularla deneme çekimi yaptıktan sonra François Truffaut’nun “Day For Night” adlı filmiyle adını duyuran Nathalie Baye üzerinde karar kıldı ve onun ismini Spielberg’e bildirdi.
Natalie Baye filmde portresini çizdiği Paula Abagnale’in kişilik portresini şu sözlerle çiziyor: “Frank’in annesi tam anlamıyla karşıtlıklarla dolu bir kadındır. Bir yandan oğlunu taparcasına sever. Ama bir yandan da oldukça bencildir. Kısacası özellikle bazı sahnelerde çok kompleks bir karakter çizdiği görülür. Paula’nın iyi bir eş olduğu söylenemez. Aslında gerçek anlamda iyi bir anne de değildir. Kocasıyla tanıştığında henüz 18 yaşındadır ve yaşamında birşeylerin eksik olduğunu düşünmektedir. Çok sigara içer. Az da olsa içki tutkusu da vardır. Bir başka erkekle de çıkmaya devam eder. Kısacası politik açıdan bakıldığında hiç de düzgün bir portresi yoktur.”
Frank evi terk ettikten sonra başka kadinlarla birlikte olmaya devam eder. Genelde bir gecelik ilişkiler yaşadığı bu kadınlardan birisi de Cheryl Ann isimli fotomodellikten gelme bir telekızdır. Bu rolde konuk oyuncu olarak Jennifer Garner kamera karşısına geçti.
Frank’in birçok kadınla ilişkisi vardır ama hepsi de tek gecelik sıradan ilişkiler değildir. Aldatıcı yaşam biçiminin kaçınılmaz sonucu gibi görünen yalnızlığı, karşısına Brenda adlı tatlı ve masum bir genç kızın çıkmasıyla noktalanır gibi olur. Frank aradığı huzuru ve oturmuşluk duygusunu bu genç kızda
bulduğunu düşünürse de, çok geçmeden acı gerçekle yüzyüze gelir. Kendi yapısındaki bir erkek için ideal bir aile yaşamı sözkonusu değildir. Filmde Brenda rolünü Amy Adams üstlendi.
Yapımcı Parkes, filmin akışında Brenda rolünün önemini şu sözlerle dile getiriyor: “Amy şimdiye dek gördüğüm en yeni ve dürüst görünümlü oyunculardan birisiydi. Bu rolde dürüstlük unsurunun büyük önemi olacaktı. Çünkü Frank’in Brenda ile ilişkisinin ironik bir yanı vardı. Bu ilişkinin başlangıcında Frank hayatının en büyük yalanını söylüyordu. Ve bu çok büyük yalan sayesinde tanıştığı genç kız ise, o güne kadar gördüğü en dürüst ve gerçek insan oluyordu. Oysa ilişkinin temeli büyük bir aldatma üzerine kurulmuştu. Brenda rolünü üstlenecek oyuncunun bu sadeliği çok iyi yansıtması gerekliydi. Çünkü Frank’in yaşamındaki herşeyle tam bir zıtlık oluşturacaktı.”
Amy Adams filmde portresini çizdiği Brenda karakterinin belirli ölçüde naif kişiliği olduğunu kabul ederek şunları söylüyor: “Frank’in Brenda’ya neden ilgi duyduğunu anlayabiliyorum. Brenda çok açık ve dürüst bir kız. Ömrünün neredeyse tamamını yalanlar üzerine kurmuş Frank gibi bir erkek için çok cazip bir özellik bu… Brenda fazlasıyla naif ve masum bir kız ama aynı zamanda da inanılmaz bir enerji ve tutkuyla dopdolu… Dizginleyemediği enerjisi ve tutkuları yüzünden kontrolünü kaybetmenin sınırlarında dolaşan masum bir genç kızı oynamak gerçekten keyifli oldu.”
Frank’in Brenda’ya ilk rastlaması hastanede gerçekleşir. Genç kız orada çalışmaktadır. O güne kadar Pan Am pilotu kılığında dolaşmakta olan Frank, tekrar kılık değiştirip Doktor Frank Conners oluverir. Brenda’ya evlenme teklifi yaptıktan sonra da ailesiyle tanışmak için New Orleans’a gider. Brenda’nın babası Roger Strong’un avukat olduğunu öğrenince de kendi CV’sine bir de avukatlık ünvanı ekler.
Filmde Brenda’nın babası Roger Strong’u tecrübeli aktör Martin Sheen canlandırdı. Spielberg bu rolde Martin Sheen’in oynamasını en başından beri çok istiyordu. Sheen’in oynamakta olduğu “The West Wing” adlı TV dizisindeki çekim programının engel oluşturmaması sayesinde bu isteğine ulaştı.
Brenda’nın anne-babasıyla tanışmak için Strong ailesinin evine giden Frank orada son derece sıcak karşılanır. Öylesine samimi bir ortam vardır ki, Carl Hanratty ile olan dostluğunun dışında o güne kadar karşılaştığı en dürüst ilişkidir bu. Ancak ne kadar çok istiyor olursa olsun Frank için artık herşey çok geçtir. Yeni bir aileyle yeni ilişkilere başlaması imkansızdır.
Brenda’nın babası rolünde oynayan Martin Sheen, Frank’in bu ilişki içindeki yerini şu sözlerle özetliyor: “Frank’in bu kıza içtenlikle aşık olduğu belli. Zaten kızın ailesi de bu gencin karizmasından, zekasından ve cazibesinden etkileniyor. Kısacası Frank’in samimi olduğuna kuşku yok. Onun kalben iyi, terbiyeli ve nazık bir genç olduğu kesin. Bu yüzden de seyircinin kendisini filmin ilk karesinden itibaren Frank’in yanında hissedeceğini düşünüyorum.”
|
|
|
|
|
|
|
İNTERSİNEMA
PUANI:
0,0
0 kişi
puanladı |
|
|
|
|
|