Menekşe gözler kapandı

26.3.2011
Beyazperdenin en büyük efsanelerinden Elizabeth Taylor 79 yaşında yaşamını yitirdi. İki kez Oscar kazanan oyuncu, Hollywood'un altın çağının büyük yıldızlarından biriydi.


Hollywood bugün gelen bir ölüm haberiyle yasa boğuldu. 1932 doğumlu Elizabeth Rosemond Taylor, hayatını kaybetti. Ünlü sanatçı, kalp yetmezliği rahatsızlığı çekiyordu. Cedars-Sniai Tıp Merkezi'nde şubatın ilk haftasından beri ağır kalp yetmezliğinden yatan Taylor, 20. yüzyılda Hollywood sinemasının altın çağının son büyük oyuncularındandı. Medya temsilcisi Sally Morrison, 6 haftadır hastanede yatan Taylor'un son anlarında yanında çocukları Michael Wilding, Christopher Wilding, Liza Todd ve Maria Burton'un olduğunu belirtti. İkinci evliliğinden olan oğlu Michael Wilding, ölümünde annesi için şöyle dedi: 'Annem tutkuları büyük aşkla ve mizahla yaşadı. Dünyamıza, bitmez tükenmez katkılarıyla bizlere hep ilham verecek. İngiliz oyuncu, geçirdiği bir ameliyat sırasında tıbbi anlamda 5 dakika ölü kalmıştı. Taylor, o 5 dakikada neler yaşadığını şöyle anlatmıştı: 'Michael Todd'un (uçak kazasında kaybettiği 3. eşi) ruhuyla karşılaştım. Ben de onunla burada kalmak istediğimi söyledim fakat o bana dünyaya geri dönmem gerektiğini ve daha vaktimin gelmediğini söyledi. Onun aşkı ve sevgisi beni tekrar yaşama döndürdü.' Beyazperdenin en büyük aktrislerinden olan Taylor, menekşe rengi gözleriyle de her daim sinemanın en güzel kadınları arasındaydı. Kaiyeri boyunca 5 defa Oscar'a aday gösterilen Taylor, ödüle 'Butterfield 8' (1960) ve Who's Afraid of Virginia Woolf? (1966) ile ulaştı. EFSANENİN HAYATI: Taylor, aslen Amerikalı olan ve sanat galericiliği yapan Francis Lenn Taylor ile Sara Viola Warmbrodt'un ikinci çocuğu olarak, Londra'nın Hampstead semtinde dünyaya geldi. Sara Sothern sahnesinde oyunculuk yapan annesi Viola, 1926'da evlendikten sonra mesleğini terk ederek, eşine yardımcı olmaya başladı. Baba Francis Taylor'un, Londra'da bir sanat galerisi satın alması üzerine, ailece Hampstead'e yerleştiler. Büyükannesi Elizabeth Mary Rosemond'un adının verildiği ünlü aktris, ailesinin kökeni nedeniyle Amerikan, aynı zamanda, İngiltere doğumlu olması nedeniyle de İngiliz vatandaşlığına sahipti. Sinema camiasının ona ithaf ettiği ismiyle Liz Taylor, hayatının ilk yedi yılını, ailesiyle birlikte Londra'da geçirdi. Taylor ailesi, II.Dünya Savaşı'nın ilk gerilimleri hissedilmeye ve İngiltere'de büyük bir huzursuzluk rüzgarı esmeye başladıktan sonra, savaştan uzaklaşmak maksadıyla, baba Francis'i sanat galerisiyle ilgili son işlerini tamamlaması için geride bırakarak, Amerika'ya geri döndü. Burada Kaliforniya eyaletinin Los Angeles şehrinde yaşamlarına devam etmeye başladılar. Francis Taylor da, Londra'daki işlerini sonuçlandırıp, vakit kaybetmeksizin ailesinin yanına geldi. İLK SİNEMA FİLMİ Küçük Liz'in keşfedilerek, ekranlarla tanışması ise, bir aile dostları sayesinde gerçekleşti. Liz'in güzelliğinin ve yeteneğinin değerlendirilmesi gerektiği konusuna ailenin dikkatini çeken dostları, küçük Taylor'ın ekran testine katılması için öneride bulundu. Bu öneriyi ciddiye alan aile, henüz 9 yaşında olan kızlarını, test için Universal Stüdyoları'na götürdü. Sözkonusu olay, Liz'in gelecekteki hayatını kökten değiştirdi; çünkü küçük kız testi geçerek Universal'le bir sözleşme imzaladı. Liz'i beyaz perdeyle buluşturan ilk sinema filmi, 1942'de çekilen, 'There's One Born Every Minute' oldu. Bu ilk ekran deneyiminde Taylor, sadece on yaşındaydı. Ancak Universal tarafından sözleşmesi feshedilince, Elizabeth Metro-Goldwyn-Mayer (M-G-M) film şirketine geçerek tek projelik bir anlaşma yaptı. Yeni şirketindeki ilk filmi, o dönem oldukça büyük beğeni toplayan 'Lassie Come Home' (1943) oldu. Yakaladıkları başarının ardından M-G-M, sözleşmelerini bir yıllığına uzattı. Bu süreçte küçük oyuncu, 'The White Cliffs of Dover' ve 'Jane Eyre' gibi filmlerde önemsiz rollerde yer aldı. 1944'te ise, Elizabeth'in yıldızını parlatan proje geldi. 20th Century Fox tarafından finanse edilen, Clarence Brown'un filmi 'National Velvet' filmiyle küçük Lisa, M-G-M'in 'küçük yıldız oyuncusu' oldu. Mickey Rooney'yle birlikte rol aldığı bu çalışmada, Velvet Brown karakterini başarıyla canlandırdı. Filmin, 4 milyon dolarlık hasılat elde ederek rekor kırması üzerine M-G-M, küçük yıldızıyla uzun süreli yeni bir sözleşme imzaladı. Aslında Velvet Brown rolü için ilk olarak Gene Tierney düşünülmüştü; ama projenin bir süreliğine askıya alınması, Tierney'yi Fox'la sözleşme yapmaya itmişti. Bu gelişme de Liz'in kaderini değiştiren ilginç örneklerden biriydi. Filmin başarısına rağmen, iki yıl ekranlarda görünmeyen Lisa, 40'lı yıllar boyunca, ardarda başarılı projelerde rol aldı ve oyunculuk anlamında kendini geliştirme fırsatı buldu. 1947'de 'Courage of Lassie'yle beyaz perdeye geri döndü. Bu filmi takiben, 'Life With Father' da, o dönemin ünlü aktör ve aktrislerinden William Powell, Irene Dunne ve ZaSu Pitts ile birlikte rol alarak, mesleğinde gelişim dönemine girdi. Yine aynı yıl, 'Little Women' adlı ünlü uyarlama filmde Amy rolüyle takdir topladı. DÜNYANIN EN GÜZEL KADINLARINDAN... Taylor'ın, bir genç kız olarak ilk romantik rolü, 1949'da Robert Taylor'la birlikte oynadığı 'Conspirator' ile geldi. Sanatçının oyunculuk kariyeri hızla yükselirken, özel hayatı da yavaş yavaş şekillenmeye başlıyordu. 1950'de, lise diplomasını eline aldığında, henüz 18 yaşındaydı ve milyoner Howard Hughes'la aşk yaşıyordu. Aynı yıl Howard'dan ayrılan Elizabeth, Hilton otellerinin varisi Conrad Nicky Hilton'la evlendi. Bu evlilik dünya çapında ses getirdi ve sansasyona neden oldu. Yılın sonlarına doğru, Vincente Minnelli'nin 'Father of the Bride' adlı filminde, Spencer Tracy karakteriyle unutulmaz rollerinden birini sergiledi. Devam filmi olan 'Father's Little Dividend', ertesi yıl gösterime girdi. Yine 1951'de, George Stevens tarafından çekilen 'A Place in the Sun' adlı dramadaki kusursuz performansıyla, oldukça başarılı bir aktris olma yolunda ilerlediğini ispatladı. Dünyanın en güzel kadınlarından biri olarak anılan Elizabeth Taylor, artık haftada 5,000 dolardan fazla kazanan popüler bir oyuncu haline gelmişti. Tüm bunlara rağmen, 'box office' gibi önemli sinema otoriteleri, sanatçının 50'li yıllardaki performansını silik ve zayıf bulmaktaydı. Taylor'ın Nicky Hilton'la evliliği uzun soluklu olmadı ve ancak 9 ay sürerek 1951'in başında sona erdi. Boşanmasının üzerinden bir yıl geçtikten sonra ünlü aktris, 1952'de bu defa aktör Michael Wilding'le dünyaevine girdi. Taylor, Wilding'ten, Michael Howard ve Christopher Edward adında iki erkek çocuk dünyaya getirdi. 1954 yılı, Taylor için oldukça yoğun geçti. Bu dönem boyunca birçok filmde boy gösterdi: Rhapsody, Beau Brummel, The Last Time I Saw Paris ve Elephant Walk. 1956 yılına gelindiğinde, 22 yaşına basmış ve fiziksel görüntüsü oturmuş olan Elizabeth, başrolünü unutulmaz aktör James Dean'le birlikte paylaştığı, 'Giant' filmiyle büyük başarı yakaladı. Yine George Stevens imzası taşıyan film, Edna Ferber'in aynı adlı romanından uyarlanmıştı. Ancak, büyük bir talihsizlik sonucu, film gösterime girmeden önce bir trafik kazasında hayatını kaybeden James Dean, son beyaz perde eserini göremedi. Ertesi yıl, Taylor, Oscar Ödül Töreni'nde kendisine En İyi Kadın Oyuncu adaylığını getirecek olan 'Raintree Country' adlı filmde, Susanna Drake karakterini canlandırdı. Filmin eksik yönlerine rağmen, Elizabeth'in başarılı performansı adaylığa layık görüldü. Ancak ödül, 'The Three Faces Of Eve'deki performansıyla Joanne Woodward'e gitti. ÖZEL HAYATIYLA GÜNDEMDE 1957'nin başında, Taylor - Wilding evliliğinin sona ermesinin ardından, yıldız oyuncunun Michael Todd'la birlikte olduğu haberleri yayıldı. Bunları doğrularcasına, Taylor'un evliliğinin hemen arkasından hayatlarını birleştiren çiftin mutluluğu yine kısa sürdü. Çünkü ertesi yıl Todd, trajik bir uçak kazasında hayatını kaybederek, Liz'i, dünyanın en güzel dulu ünvanıyla ve kızları Elizabeth Frances'le başbaşa bıraktı. Sanatsal başarılarının yanı sıra, özel hayatıyla da gündem malzemesi haline gelen aktrisin ünü daha çok artmaya başladı. Öyle ki, şarkıcı Eddie Fisher ve oyuncu eşi Debbie Reynolds'ın aralarının bozulmasına Taylor'ın neden olduğu ve ünlü şarkıcıyı Reynolds'un elinden aldığı yönünde patlak veren skandallar, her biri kendi dalında zaten başarılı olan bu üçlünün ününe ün kattı. Sanatçının güzelliğinin yanı sıra, fiziksel özelliklerinin de ön plana çıkarılmaya başlandığı film olan 'Cat on a Hot Tin Roof', 1958'de çevrildi. Maggie Pollit karakterini canlandıran Liz Taylor, filmdeki performansıyla bir kez daha En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ına aday gösterildi. Ancak bu defa da ödülü, Susan Hayward'a kaptırdı. Ertesi yıl Tennessee Williams'ın romanından uyarlanan 'Suddenly Last Summer' filmindeki güçlü ve cesur oyunculuğuyla, sinema sektöründe bir çeşit hot meta haline geldi. Yine bu başarısıyla da akademi ödüllerinde aday gösterilmesine rağmen, ödülün sahibi Simone Signoret oldu. 1959'da, Taylor, bir kez daha 'evet' diyerek, Eddie Fisher'la hayatını birleştirdi. İLK OSCAR'I 1960'da, M-G-M'le sözleşmesinin bitmesine az bir süre kalmasına rağmen, 'Butterfield 8' filminde, eşi Eddie Fisher'la başrol oynamak için şirketle anlaştı. Nihayet Butterfield 8 ile, Lisa'nın Oscar hayali gerçekleşti. Film, her ne kadar eleştirmenlerden tam not almasa da, Taylor'ın performansı etkili bulundu ve ünlü aktris, En İyi Kadın Oyuncu ödülünü almaya hak kazandı. Sonradan trafik kazasında hayatını kaybedecek olan evli bir adamla flört eden bir tele-kızı canlandırdığı bu filmle, yeteneğini taçlandıran Liz Taylor, sözleşme süresinin sona ermesiyle, M-G-M'den ayrıldı. DEV FİLM: CLEOPATRA 1963'te, o zamana göre astronomik sayılabilecek bir ücretle (bir milyon dolar civarında): 'Cleopatra' filminde, daha sonradan beşinci evliliğini gerçekleştireceği Richard Burton'la birlikte başrol oynamayı kabul etti. Bu başarılı yapıtın ardından, Burton'la Taylor, yaşadıkları fırtınalı ve tartışmalı aşk skandalıyla gündeme geldi. Çiftin yine 1963'te birlikte çevirdiği 'The V.I.P.'s' filmiyle gün yüzüne çıkan ilişki, magazin medyasının o güne dek ele aldığı en tartışmalı skandallardan biriydi. Bu ilişkinin skandal olarak değerlendirilmesinin nedeni, olay ortaya çıktığında, her ikisinin de başka kişilerle evli olmasıydı. O zamanın tabloid gazeteleri Taylor'ı, ahlaksız kadın sıfatı yerine kullanılan, 'Scarlet Woman' şeklinde lanse etti ve bir Vatikan gazetesi, aktris hakkında 'erotik serseri' gibi aşağılayıcı bir ifade kullandı. Tüm bu tartışmalara rağmen Taylor, 1964'te Fisher'dan boşanarak, Burton'la hayatını birleştirdi. Elizabeth'le Fisher, bir kız çocuğu evlat edinmek için gereken işlemleri başlatmışlardı. Ancak bu olayların üzerine, Burton seçtikleri kız çocuğunu Maria Burton adıyla nüfusuna geçirdi.



Kaynak: ntvmsnbc

En Son Haberler


>> >> Menekşe gözler kapandı

Haberler


Vizyondaki Filmler