FANTASIA 2020

7.10.2000
FANTASIA 2020

Önümüzdeki haftalarda gösterime girmesini sabırsızlıkla beklediğim Fantasia 2000’den önce Brian De Palma’nin 2020 ütopyasına, Mars’a seyahat ediyor ve evrenin tüm gizemini çözüyoruz. Evet! The Untouchables, Casualties of War ve Scarface gibi ciddi ve karanlık filmlerden tanıdığımız De Palma ilk kez bir bilim kurgu için kamera karşısına geçmış. Aslinda çok da büyütmeye lüzum yok bu tercihi, çünkü yönetmen hazırlık aşaması tamamen bittikten sonra, çekimlere bir ay kala sürpriz bir biçimde filme katılmış. Zaten filmi izlerken en çok düşündüğünüz de bu: acaba filmin başından itibaren katılsaydı… film böyle olur muydu?

Gerçekten de De Palma elinden gelen herşeyi yapmış gibi gözüküyor. İnanılmaz güzel atmosferler yakalamış ve sahneleri birbirinden çekici unsurlarla bezemış. Özellikle uzayda dans, kum fırtınası, Woody’nin ölüm sahnesi ve tabii ki filmin finalindeki Industrial Light & Magic katkılı De Palma Fantasia’sı sahneler göz kama? tırıcı!

Film ne De Palma’ya ne de filmin geri kalanına yakışmayacak ne? eli bir barbekü partisiyle açılıyor. Kamera partide dolaşırken kahramanlarımızın herbirinin hikayesini öğreniyoruz. Özellikle de zavallı Jim (Gary Sinise) ve trajik bir biçimde ölen karısının öyküsü gözümüze sokula sokula, en klışe ve duruma uygunsuz diyaloglarla anlatılıyor. Ardından Mars serüveni ve dört kışilik bir ekibin araştırmaları başlıyor. Ancak esrarengiz bir kum fırtınası sonucunda bu ekipten üçü ölürken bir tanesi kayboulyor. Bu durumda Mars’a bir kurtarma ekibi yollamak farz oluyor. Woody (Tim Robbins) kaptanlığında oluşturulan ekibe Jim de alınıyor. Gary Sinise bir kere daha (Apollo 13) ilk başta tercih edilmeyen ama sonra da NASA tarafından kurtarıcı konumuna getirilen bir kahraman oluyor. Ve bu ekip gizemin kapılarını “sonuna kadar” açıyor.

Kanımca filmin en önemli handikapı aşırı duygusal senaryosu! (Aynı zamanda pek de gerçekçi olmayan diyaloglardan olu? uyor.) En son Perfect Storm’da gördüğümüz gibi “en gereksiz ve olağanüstü durumlarda en uygunsuz laflar edilir” sloganı prensip edinilmış. (Bu arada filmin senaristleri daha önceden Predator ve Wild Wild West gibi filmlerin [? ] senaryolarını yazmışlar) Ayrıca son derece iyi bir oyun çıkarmaya çalışan oynucu kadrosu da senaryodan muzdaripler! Öyle ki daha bir kaç dakika önce hayatının en büyük şokunu yaşamış olan Connie (Terry Fisher) Mars’a indikten hemen sonra son derece normal bir biçimde görevine bağlanıyor ve yaşadığı şoku yalnızca bizi duygulandıracak sahnelerde hatırlıyor ve bir kaç gözyaşı döküyor. Ya da gerçekten iyi bir performans gerçekleştiren Don Cheadle (Luke) bir yıl boyunca Mars’ta kalıp delirme aşamasına gelmesine rağmen arkadaşlarına kavuşup saçı sakalı kesilince birden eski haline dönüyor vs. vs. vs……

Bu arada Mission To Mars bize pek çok filmi de hatırlatıyor. Bunlar arasında (yakaladığı atmosferiyle) 2001: A Space Odyssey, (özellikle finaliyle) Contact ya da (yine uzayda kapana kısılmış astronot hikayesini düşünürsek) Apollo 13 ilk akla gelenlerden! Yalnız film ne 2001’in orjinalliğini, ne Apollo 13’ün ciddiyetini ne de (herşeyi açık açık gözümüze sokarak) Contact’in gizemini ve dolayısıyla bu filmlerin başarılarını yakalayamıyor. Yine de filmin diğer bilim kurgulardaki gibi kuru aksiyonu temel almamış olması da oldukça iyi!

İçerdiği tüm klişelere rağmen De Palma’nın ruhunu taşıyan ve basit türlerinin arasından kolayca sivrilen farklı bir bilim kurguyla; seyredilesi bir filmle karşı karşıyayız. Ah bir de daha düzgün bir senarist bulsalarmış :)

Yazıda adı geçen kişilerle ilgili bilgi için tıklayın:

Vizyondakiler