losing my CELL

25.11.2000
losing my CELL

Bir video-klip yönetmeni ve ilk sinema deneyimi… Tanıdık bir senaryo! “Express Yourself”in yönetmeni David Fincher ona verilen ilk filmi Alien3'te, kliplerindeki çizgisine ne kadar da sadık kalmıştı. Bambaşka bir Alien’la karşı karşıyaydık. Ya da yine bu endüstriden çıkma Tony Kaye’in American History X’te ırkçılığı mümkün olduğu kadar? airane ve huzurlu bir biçimde sunmasına ne demeli… McG’nin “Charlie’nin Melekleri” yorumunu henüz izlemedim ama şu bir gerçek ki The Cell’in yönetmeni Tarsem Singh’in tarzındaki yaklaşımlar yalnızca “Losing My Religion” izlenerek de anlaşılabilir. Ve Singh hayal gücünü fazlasıyla zorlayan bu tarzını göstermek için belki de en iyi yeri seçmış, rahatça at koşturabileceği bir sonsuzluk, “bir katilin bilinçaltı”

Catherıne Deane (Lopez) hastalarının zihinlerine girerek onları tedavi eden bir psikolog… Ancak kendini daha da çok gelıştirmesi gerekiyor çünkü tam olarak hedefine ulaşabilmış değil.. ışte tam bu sırada FBI geliyor ve aynı yöntemin bir kiralık katil üzerinde denenmesini istiyor. Hemen ardından da Catherine bu vahşı dünyayı keşfe çıkıyor ve bu aşamadan sonra Singh ustalığını konuşturuyor. Kusursuz bir biçimde tasarlanmış dekorlar ve kostümler, görsel efektlerle birleşıp kameraya hakim bir görüntü yönetmeni aracılığıyla da sunulunca seyirciyi kolayca içine hapseden bir atmosfer oluşturuyor. Ancak Singh’in kliplerini izlemış olanlar bu hücreyi oldukça tanıdık bulabilir. Çünkü yönetmen pek çok sahnede kliplerini baz alıyor hatta kimi zaman nerdeyse birebir aynı sahneleri kullanmaktan da kaçınmıyor. Bu aşamada da Singh kısır bir yönetmen damgasını hakediyor. Yine de film boyunca yakalanan duygu hiç kaybolmuyor. Metaforlarla dolu bir dünyada seyirci; çok sorunsuz, koltuğuna gömülüp rahatça seyredebileceği bir yolculuğa çıkıyor.

Senaryo hakkında söylenecek tek şey ise üzerinde fazla yoğunlaşılmadığının belli olması, zaten filmdeki kusursuz görsellik senaryoya pek de yer bırakmıyor. Ancak filmin içinde önemi az olmasına rağmen senaryo içerisinde tutarsızlıklara rastlanmaması da ayrıca artı bir puan. Yine de diyalogların fazla abartılmamış olması iyi sonuçlar da verebiliyor. Pek çok filmde gözümüze soka soka verilen karakter çözümlemeleri “Hücre”de abartılmıyor ve satır aralarında yerini alıyor.

Oldukça iyi filmlerde oynamasına rağmen oyunculuktan pek de istediğini elde edemeyip asıl parayı şarkıcılıkta kıran Jennifer Lopez ise popüler olduktan sonra sinemaya geri döndüğü bu filmde adeta yıldızlaştırılıyor ama oyuncunun pek de ahım şahım bir oyunu yok. Filmin en öne çıkan ismi ise Psikopat Carl Stargher rolünde boy gösteren Vincent D’Onofrio!

Eksikleri gedikleri çok da göze batmayan “The Cell” asıl gücünü hiç şüphesiz yönetmeninin yakaladığı usta ışi görüntülerden alıyor… Eğer Singh’in kliplerini görmediyseniz yani şu “kendini tekrarlama” olayına benim gibi kafayi takmayacaksanız, bir seri katilin beyninde oldukça sorunsuz bir yolculuğa çıkacağınız aşıkar.

Yazıda adı geçen kişilerle ilgili bilgi için tıklayın:

Vizyondakiler