WOULD YOU LIKE SOMETHIN' TASTY?

7.4.2001
WOULD YOU LIKE SOMETHIN' TASTY?

Ve Anthony Hopkins akıllara durgunluk veren efsanevi karakteriyle tekrar gündemde; akıllara ziyan damak tadıyla Dr. Hannibal Lecter!

Gerçekten de bu projeyi duyunca heyecanlanmamak mümkün değildi. Psikolojik-gerilim türünün en iyilerinden olan “Kuzuların Sessizliği”nin her bir fanatiğinin aklındaki soru cevaplanacaktı; “Peki ya sonra? ”… Merak edilen buydu; Clarice ve Dr. Lecter arasında yarım kalan bazı şeylerin neler olduğu… aslında şu anda da pek açığa çıkmış sayılmaz ama yine de Ridley Scott’ın bize görsel bir ziyafet sunduğunu da gözden kaçırmayalım.

Herşeyden önce Hannibal’a kendi başına bir filmmiş gibi yaklaşırsak, kesinlikle parlak bir iş çıkmış olduğunu görürüz. Gladiator’den sonra Hannibal’la da ikinci baharını yaşayan, görüntü ustası, Scott tek kelimeyle döktürmüş. Floransa’dan, Amerika’ya kadar yakaladığı görüntüler, sürekli ensenizde Lecter’ın nefesini hissettiğiniz sahnelerle bambaşka bir gerilim filmi yaratmayı başarmış. Tabii Scott’ın görüntüleri yanında oyuncuların gerçekten önemli bir başarısı var. (Gary Oldman dikkatli izleyiciler için tam anlamıyla bir sürpriz.) Son yılların parlayan yıldızı Julianne Moore her ne kadar Jodie Foster’ı aratsa da rolün altında ezilmiyor. (Ne de olsa biz Clarice’i öyle sevmiştik.) Anthony Hopkins ise tabii ki filmin yaşam kaynağı… Herşey neredeyse onun sözlerine ve gözlerine dayalı! Tüm zamanların en popüler yamyamı “her ne kadar bu kez dolu dolu konuşmasa da” yine incileriyle seyirciyi etkiliyor.

“Hannibal” gerçekten de bir gerilim olarak başarılı bir film ama “Kuzuların Sessizliği 2” olarak öyle mi? Cevaplanması zor bir soru, ama farklı olduğu kesin. Zaten öyle de olması lazım. Çünkü filmin iki can damarı değişmiş, senaristi ve yönetmeni olaya bambaşka yaklaşmışlar. “Silence Of The Lambs” daha çok kişilik araştırmaları eksenindeki diyaloglara dayalı (özellikle Dr. ve Clarice’in sahnelerinde) durgun ve karanlık bir suç filmiydi. Çözülmesi gereken pek çok psikolojik vaka ve suç dosyası vardı. “Hannibal” ise yalnızca bir intikam üzerine kurulu. Şu da var ki Jonathan Demme ilk filmde ne kadar az, öz ve ekonomik olmuşsa Scott da bu filmde bir o kadar savurganlık yapmış. Aryalar ve Hopkins’in hisli sesi fonda yer alırken, mümkün olabilecek en stil ortamlarda kullanılabilcek en iyi ışık ve kamera açılarıyla en kanlı cinayetlere şairanelik katmış. Kısacası Demme neyi bir kenara ittiyse Scott onları direk kabullenmiş. Karakterlerin yerini kusursuz görüntüler almış. Zaman zaman vahşetin suyu çıkarılırken, ilk filmde neredeyse hiç artmayan tempo burada neredeyse hiç yavaşlamamış. Örneğin Dr. ve Clarice’in aralarında camdan duvarla yaptığı terapiler bu kez Scott’ın renkli kamerası eşliğindeki kovalamaca esnasında cep telefonlarıyla yapılıyor.

Filmden çıktığınızda gerçekten de etkilendiğinizi hissediyorsunuz ama aynı zamanda hem Jonathan Demme’in hem de Jodie Foster’ın bu kez neden projede yer almak istemediğini de anlıyorsunuz. Ne senaryo (romanları okumadığım için ikisi arasında bir karşılaştırma yapamıyorum.) Demme’e göre ne de Clarice ilk filmdeki Clarice...
Ama sonuçta bu farklılık gerçekten de anlaşılır çünkü “Hannibal” Dr’un “yaşam tarzını” temel alan bir öyküden yola çıkarak Anthony Hopkins’e tapınma seansına dönüşüyor. İlk filmde araç olan “yeme” işlemi burada amaç haline geliyor. Böylece bize de Dr. Lecter’ın son derece kişilikli cinayetlerini izlerken heyecanlanmak kalıyor.

İlk filmi kesinlikle aratmasına rağmen “Hannibal” her ne kadar bize tanıdık gelen soslar içerse de Dr. Hannibal Lecter’ın maceralarını bambaşka bir ana yemek olarak sunuyor. Peki ya yemeğin sonunda? O zaten bambaşka bir roman yazılası türden…

Yazıda adı geçen kişilerle ilgili bilgi için tıklayın:

Vizyondakiler