Bir antiKahramanın Güncesi

28.10.2001
Bir antiKahramanın Güncesi

Bridget Jones! O herkesten bir şeyleri içinde barındıran, şaşkın bir loser... ama besbelli ki yeni dünyanın kahramanı olmaya da aday. Helen Fielding’in çok satan romanının filme uyarlanması aslında oldukça çabuk oldu ama hoş oldu. Geçtiğimiz sene içerisinde yurt dışında çok olumlu eleştiriler alan ve bu yılın “En İyi Avrupa Filmi” seçilme şansını da elinde bulunduran film,90’larda geçen bir 80’ler hikayesi gibi...80’ler diyorum çünkü filmin içerdikleri; 80’lerin o efsaneleşmiş, insanları pembe bulutlar üzerinde gezdiren romantik komedilerinden farklı değil. Tabii ki Shannon Maguire’ın o filmlerin üzerine çektiği yeni binyıl cilası da işe yaramış... tıpkı soundtrack’i gibi film de 80’lerin coverlarından oluşuyor aslında...

Bridget’le ilk olarak bazı gerçeklerin (ki bunlar; alkole fazlasıyla düşkün, baca gibi tüten ve konuştukları bir incir çekirdeğini doldurmayan gibi özellikler) yüzüne vurulduğu noel partisinde tanışıyoruz... ardından ise orkestra çalmaya başlıyor, ışıklar açılıyor veeeeeee sahne! Bridget bambaşka birisi olmaya, tamamen insanların değer verdiği, zaaflarının öne çıkmadığı, ‘yalnız olmadığı’ bir dünya yaratmaya karar veriyor. Ne var ki bütün film boyunca günümüz insanı misali bu kararı vermeye devam ettiği gibi bir türlü uygulamaya geçemiyor ve bir sonuca da ulaşamıyor... sonuçlar ona ulaşmayı tercih ediyor. Film boyunca bir loser’ın sürekli dalgalı bir seyir izleyen psikolojisi ve yaşamı perdede can buluyor.

İşte bu kaybedenler – kazananlar; iyiler – kötüler hikayesi Maguire’ın usta yönetiminde çok farklı bir dille anlatılmaya başlanıyor. Yönetmen; Bridget’ın her gün yaşadığı hayal kırıklıklarını, hazlarını herşeyin olup bittiği yerde Bridget’in kafasının içinde izlememize izin veriyor ve o gizemli günlüğün sayfalarını çevirmemize önayak oluyor. Filmin en önemli artısı da bu! Film boyunca Bridget’in, hayatındaki tüm kapılar sonuna kadar açık olsa da; seyircinin karakterin içine girmesine, onunla özdeşleşmesine izin verilmiyor. Bu da filmi diğer romantik komedilerden farklı bir kefeye koymamız için yeterli bir neden.

Filmin senaryo açısından da oldukça sağlam olduğu söylenebilir, her ne kadar kitapla ters düşen olay – zaman bağlantılarını içinde barındırsa da bazı uyarlamalar gibi bir yabancılık hissi vermiyor. Bunun da en önemli nedeni hiç kuşkusuz kitabın yazarı ve Bridget’in yaratıcısı olan Helen Fielding’in senaryoya da müdahale etmesi.

Bridget’in ne derece 90’lar kadınını hatta 90’ların ‘loser’ insanını temsil ettiğini ise burada irdelemeye gerek yok çünkü bu tamamiyle kitabın eleştirisini ilgilendirir kanımca... Ama şu kesin ki oyuncu seçimleri fazlasıyla isabetli! Colin Firth ve Hugh Grant işlerini kesinlikle çok iyi yapmışlar. Özellikle Grant çoğu filminde oynadığı pısırık karakterini terk ederek, günümüzün bencil kazanovası yorumuyla adeta yeniden doğuyor. Bu arada bu ikiliyle ilgili hoş rastlantılar da var. Mark Darcy’yi canlandıran Colin Firth’in “Pride and Prejudice”de de Mr. Darcy’yi canlandırdığı önemli bir ayrıntı! Kitapta da Mark ve Colin Firth arasındaki bazı benzerliklerden bahsediliyor. Bunun yanında Daniel’ın Bridget’i “düdükledikten” sonra; Bridget’in “hain erkeklerle” ilgili aklına gelen ilk örneğin Grant’in, zamanında Liz Hurley’i aldatması olması da ilginç tabii ki... Belki de en başta yazar bu oyuncuları düşünerek kitabı kaleme almıştır kimbilir... Oyuncuların karakterle örtüşmesi hoş olsa da hiç şüphesiz asıl etki ikilinin performansından ileri geliyor. Renée Zellwegger’e gelince... o apayrı bir yazı yazılası türden! Tahminim Zellwegger hayatı boyunca bulup bulabileceği en iyi rolü kaparak belki de sinema tarihindeki en büyük başarısına imza attı. Henüz taze bir Altın Küre sahibi olmasına rağmen bence bu sene de Komedi – Müzikal dalında ödülü alması muhtemel... hatta çok güçlü rakipleri çıkmazsa Oscar’a aday olması bile mümkün. Oyuncunun Bridget’i birebir özümsediği gözlerden kaçmıyor. Özellikle bu film için 10 kilo birden alması (allahtan hepsini geri verdi :)) ve bir Amerikalı olarak inanılmaz iyi bir aksan çalışması yapmış olması da filmde ne kadar çok oynamak istediğinin bir göstergesi.. sonuçta bu çabaların hiçbirisini de boşa çıkarmamış.

Bridget Jones’un Günlüğü; bir kadının özel yaşamını didik didik etmekle kalmayıp onu ayaklar altına alan bir kitaptan yapılabilecek en iyi uyarlama. Başta Helen Fielding ve Shannon Maguire’dan tutun da; oyunculardan, sanat yönetmenine, müzik seçicisine kadar herkesin aynı kafada olup uyumlu bir beraberlik yaşadığı filme bakınca belli oluyor. Yer yer abartılı mizahı anında ölçüsüne sığdırmak, yaratılması ve oynanması son derece ‘zor’ karakterleri hiç bir yöne çekmeden sabitleyebilmek ve daha pek çok zorluğun üstünden gelmek başka türlü de mümkün değil herhalde... Ve bu uyum sayesinde Shannon Maguire daha ilk filminde tüm zamanların en eğlenceli filmlerinden birisini yaratırken, Renée Zellweger da kariyerinin; Jerry Maguire’dan sonraki ikinci dönüm noktasını bir efsaneyi canlandırarak yaşıyor.

Yazıda adı geçen kişilerle ilgili bilgi için tıklayın:

Vizyondakiler