savaşa 'Woo' bakışı

13.8.2002
savaşa 'Woo' bakışı

John Woo bu kez onun için farklı, bizim için ise sıradan bir filmle karşımızda; Windtalkers! Geçtiğimiz sezon bol bol karşılaştığımız savaş filmlerinden birisi, hem de II. Dünya Savaşı’nda geçiyor üstüne üstlük şanlı Amerikan askerlerinin ne kadar vatansever olduklarını tüylerimiz ürpererek izliyoruz. Çok yaratıcı öyle değil mi? Ne var ki artık Amerikan izleyicileri bile bu klişelerin bayatladığının farkında. Öyle ki MGM’in büyük umutlarla vizyona soktuğu film maliyetini bile zar zor çıkardı. Bu durumda insan neden böyle filmlere hala kalkışıldığını düşünmeden edemiyor.

Windtalkers, geçtiğimiz senelerde moda olan, “savaş dekorunda bilinmedik bir şeyler gösterelim” trendinin yeni bir halkası aslında. Film, II. Dünya Savaşı sırasında Amerikalıların şifreli haberleşme için kullandıkları Navajo yerlilerinin ve onları -daha doğrusu şifreleri- koruyan askerlerin yaşadıklarından yola çıkıyor. Film boyunca yerlilerle dost kuran bahriyeli iki kahramanımız tahmin de edilebileceği gibi filmin sonunda iki arada kalıyorlar. Aslında filmin çıkış noktası oldukça orijinal ancak devamında tarih sayfalarında yer almayan bu şifre tekniği ayrıntılı işlenmemekte yalnızca bir dekor oluşturmakta. Filmin geri kalan fonları ise yerliler ve beyaz adamlar arasında yaşanan ırk çatışmaları, “hepimiz kardeşiz ve bu ülke için birlikte kanımızı döküyoruz” mesajları, Japonların hain saldırıları’ndan oluşuyor. Bu arada kahramanlarımız da her fırsatta hoşgörülerini de gösteriyorlar. Eeee ne de olsa onlar iyi taraf!

Aslında Windtalkers, diğer savaş filmlerine göre biraz daha duygusal kaçıyor. Her ne kadar bu özelliği kötü eleştiriler alsa da, filmin diğerlerinden farklı olması açısından bir artı sayılabilir. Tanıştığımız her karakterin farklı ruhsal beklentileri var. Kimisi karısını özlüyor, kimisi daha önceki hatalarını tekrarlamamak, kimisi de bu görevle toplumda iyi bir yer kazanmak.. Filmde zaman zaman gerçekleşen diyaloglar bize “The Thin Red Line”ı hatırlatıyor ayrıca Woo’nun belgesele yakınlaştığı çekim teknikleri de bu havayı yaratmasına destek oluyor ama bunlar kesinlikle yeterli değil. Senaryonun çok ufak bu bir kaç ayrıntısı dışındakiler son derece sıradan kaçıyor.

John Woo için bu filmin çok farklı olduğunu söylemiştik. Gerçekten de öyle, yönetmenle özdeşleşen kamera hareketlerini ve kurgu oyunlarını burada görmek pek mümkün değil. Her ne kadar yavaşlatılmış çekimler yine kullanılsa da sanki Woo elinden çıkmamış gibi duruyor. Ancak yönetmenin filmde büyük bir önem verdiği belli olan meydan savaşı sahnelerinin ise hakkını vermek lazım. Woo bir kumandan edasıyla savaşı komuta etmeyi çok iyi becermiş. Oyunculardan aldığı performanslar iyi. Nicolas Cage iyi bir oyunculuk çıkarmış. Psikolojik gelgitleri çok inandırıcı ve filmin başından itibaren kendisini izletiyor, Christian Slater ise yalnızca karakterinden ötürü kendisine duyduğumuz sempatiyle yetiniyor. Bu arada “Artificial Intelligence” ile bence geçtiğimiz yılın en iyi yardımcı kadın performanslarından birini sergileyen Frances O’Connor ise asker yolu bekleyen acılı kadın kontenjanını doldurmak için harcanmış.

John Woo’nun Amerikan vatandaşlığına girdikten sonra böyle filmler yapmaya başlaması açıkçası bizi endişelendiriyor. Belli bir seviyenin üstüne çıkamayan ve yönetmenin yeteneklerini ve yaratıcılığını köreltme potansiyeline sahip boyle filmlere umarız Woo daha fazla yüz vermez. Ama belli ki o Amerika’ya çok bağlı, nitekim pek saygıdeğer Amerikan generallerinin uygun görmediği sahneleri de filmden çıkartırken gıkı bile çıkmadı. Ne diyelim hayırlı olsun. Face Off’u izlediğimizde Hollywood aksiyonunu değiştireceğini sandığımız bu yönetmenin kendisini o görkeme kaptıracağını kim bilebilirdi.

Yazıda adı geçen kişilerle ilgili bilgi için tıklayın:

Vizyondakiler