Yönetmen: Steven Spielberg
Oyuncular
Tür: Aksiyon, Suç
Yapım Yılı: 2002 (140 dk)
Vizyon Tarihi: 31 Ocak 2003 Cuma
Senaryo: Frank Abagnale Jr., Stan Redding
Yapımcı Firma: Amblin Entertainment [us]
Yapım Ülkesi: ABD
Orijinal Dil: İngilizce
Orijinal Adı: Catch Me If You Can
Resmi Site: www.dreamworks.com/catchthem/
Dağıtıcı Firma: UIP Filmcilik

Sıkıysa Yakala Filminin Özeti

Frank W. Abagnale Jr (Leonardo DiCaprio) henüz 21 yaşında bile değilken doktorluk, avukatlık, hatta pilotluk bile yaptı. Kılık değiştirme ustası olan Abagnale, aynı zamanda son derece zeki bir dolandırıcıydı. 16 yaşındayken başladığı çek sahtekarlığını 26 ülkede sürdürerek 2,5 milyon dolar çapında dolandırıcılık yaptı. ABD tarihinin en başarılı banka soygununu gerçekleştirdi.

FBI ajanları “bu genç dolandırıcıyı yakalamak için dünya çapında seferber oldular. Tecrübeli FBI ajanı Carl Hanratty (Tom Hanks) onu yakalayıp adaletin önüne çıkarma görevini üzerine aldı. Abagnale’i yakalamayı onur meselesi yaptı. Ancak sürekli kılık değiştiren Frank daima bir adım öndeydi ve peşine takılan FBI ajanlarını zorlayarak takibi sürdürmeleri için adeta düelloya davet ediyordu.

“Catch Me If You Can – Sıkıysa Yakala”da, FBI’ın “En Çok Arananlar” listesindeki en genç dolandırıcı ünvanını elinde tutan Frank W. Abagnale’in gerçek öyküsü anlatılıyor.

Universal Pictures’ın sunduğu filmin yönetmenliğini Steven Spielberg üstlendi. Frank W. Abagnale’in Stan Redding ile birlikte yazdığı aynı adlı otobiyografik kitaptan uyarlanan filmin senaryosunu Jeff Nathanson hazırladı. Yapımcılığını Steven Spielberg ile Walter F. Parkes gerçekleştirdi. Başrollerinde Leonardo DiCaprio, Tom Hanks, Christopher Walken, Martin Sheen, Nathalie Baye, Amy Adams, James Brolin ve Jennifer Garnes oynadı.

Çekim Bilgileri

ÇEKİM MEKANLARI
Filmin “Catch Me If You Can – Sıkıysa Yakala” şeklindeki ismi bile direkt olarak “kaçma ve kovalama” olguları...
Devamı için tıklayın...
ÇEKİM MEKANLARI
Filmin “Catch Me If You Can – Sıkıysa Yakala” şeklindeki ismi bile direkt olarak “kaçma ve kovalama” olgularını çağrıştırdığı için çekim takviminin buna uygun olması kaçınılmazdı. Son derece yoğun geçan 56 iş gününde tamamlanan çekimlerin büyük bölümü Los Angeles, New York, Montreal ve Quebec City’deki 140’tan fazla mekanda gerçekleştirildi.
Kimi zaman tek gün içinde üç ayrı mekanda çalışma yaptıklarını belirten Steven Spielberg, “Sürekli hareket halindeydik. Hayatımda bu kadar hızlı tempoda çalışmamıştım. Ancak bana öyle geliyor ki, bu kadar hızlı tempoda çalışmamız sayesinde oyuncu kadrosunun ve teknik ekiplerin de heyecan ve enerji düzeyi arttı” diyor.
Prodüksiyonun hızlı temposu aynı zamanda öykünün geçtiği 1960’lı yılların kendine özgü havasını yansıttı. Tom Hanks bu etkiyi şöyle açıklıyor: “O yıllar insanların jet hızıyla hareket ettiği yıllardı sanki. Uçağa atlayıp birkaç saat sonra dünyanın başka bir köşesinde olmak vazgeçilmez bir tutkuydu. Benim kuşağım açısından baktığımda 60’lı yılların göz kamaştırıcılık olgusun zirveye çıktığı yıllar olduğunu söyleyebilirim. Herşey rengarenkti. Çizgiler keskin ve stilizeydi.”
60’lı yılların keskin ve renkli stilini yakalamak isteyen Spielberg, daha önce birçok filmde işbirliği yaptığını yaratıcı ekibini tekrar bir araya getirdi. “Catch Me If You Can”in görüntü yönetmenliğini Janusz Kaminski’ye; kurgusunu Michael Kahn’a; müziklerini John Williams’a bıraktı. Spielberg ile ilk kez bu filmde çalışanlar ise prodüksiyon tasarımcısı Jeannine Oppewall ile kostüm tasarımcısı Mary Zophres oldu.


Çekim takviminin son derece hızlı tempolu olmasında yönetmen Spielberg ile görüntü yönetmeni Kaminski’nin yıllar öncesinden gelen uyumlu çalışmasının büyük rolü oldu. İkisi arasında öylesine güçlü bir iletişim sözkonusuydu ki, çoğu zaman konuşmaya bile gerek kalmadan bu iletişimi başarıyla sürdürebiliyorlardı.
Spielberg bu iletişimin nasıl gerçekleştiğini şu sözlerle anlatıyor: “Janusz Kaminski ile en üst düzeyde işbirliğimiz vardır. Ben sadece kameranın yerini ve sahneleri belirlerim. Janusz ise her sahneyi boyayan bir ressam gibidir. O ayrıca bir ışık ustasıdır. ‘Catch Me If You Can’in çok canlı bir temposu olması nedeniyle ışık unsurunun da buna uygun olmasına karar verdik. Herşey parlak ve renkli oldu.”
Görüntü yönetmeni Kaminski ise bu görüşe şu sözlerle katılıyor: “Görsel yaklaşımımız çok basitti: Eğlenelim; oldukça idealist bir dünya yaratalım ve çok ciddi olmayalım. Işıklandırma da bunları yansıttı. Tıpkı bir kadeh şampanya gibiydi.”
60’LI YILLAR YENİDEN YARATILDI
Filmdeki çekim mekanlarının sayısının fazla olması ve hepsinin de 60’lı yılların özelliklerini taşımasının gerekmesi yüzünden prodüksiyon tasarımcısı Jeannine Oppewall ve ekibi oldukça zor anlar yaşadı.
Prodüksiyon tasarımlarını yaptığı “L.A. Confidential” adlı filmde de epeyce zorlandığını, orada 40-50 farklı mekanda 93 set hazırladığını belirten Jeannine Oppewall, “Catch Me If You Can”de nasıl bir tabloyla karşılaştığını şöyle anlatıyor: “Okumak için senaryonun başına oturduğumda ilk etapta 100’den fazla set saydım. Sonrasında paniğe kapılmaya başladığım için saymaya devam edemedim.”
Filmdeki çok sayıda mekan arasında belki de en zorlu olanlarından birisi, New York’taki JFK Havaalanındaki TWA Terminal binasıydı. Açılışı 1962 yılında yapılan bu terminal binası uzun zamandır kullanılmayan bir alandı. ABD’nin batı kesiminde ise Kaliforniya’daki eski Ontario Havaalanı kullanıldı. Burada da Frank’in birbirinden güzel hostesler arasına gizlenerek FBI ajanlarını atlattığı Miami Uluslararası Havaalanıyla ilgili çekimler yapıldı.
“Catch Me If You Can”in mekanları sadece ABD ile sınırlı kalmadı. Ülke dışındaki bazı mekanlar da set olarak kullanıldı. Örneğin FBI ajanı Carl Hanratty’nin Frank’i ülkesine geri götürmek üzere geldiği Fransız hapishanesiyle ilgili çekimler, Kanada’nın Montreal kentindeki terk edilmiş bir hapishanede gerçekleştirildi. Ayrıca Kanada’nın Quebec City kentindeki bir meydanda da Montrichard adlı Fransız köyüyle ilgili çekimler yapıldı.
Strong ailesinin New Orleans’taki eviyle ilgili çekimlerin ise Kaliforniya Altadena’daki Victoria tarzında bir evde yapılması yoluna gidildi. Kaliforniya’nın Downey bölgesinde kurulu bulunan Boeing fabrikası da, FBI ofisleri olarak kullanıldı. Ayrıca her ikisi de Los Angeles’ta bulunan Ambassador Hotel ile Union İstasyonunda da çekimler yapıldı.
KOSTÜMLER NASIL HAZIRLANDI
Prodüksiyon tasarımcısı Jeannine Oppewall, 60’lı yılları simgelemek için renk unsurunun da dikkatle kullanıldığını belirterek bu konuda kostüm tasarımcısı Mary Zophres ile yakın işbirliği içinde çalıştığını söylüyor. Oppewall’ın bu konudaki düşünceleri şöyle:
“Renk unsurunun öykü akışında çok önemli bir yeri var. Frank’i ilk gördüğümüzde sıradan bir yaşamı vardır. Bu nedenle çevresi de yumuşak ve monokromatik renklerle kaplı gibidir. Ancak dolandırıcılık oyununda giderek daha çok başarı kazandıkça renk paleti de değişmeye başlar. Oyunun zirvesine çıktığında artık portakal rengi, sarı, kırmızı ve pembe gibi canlı ve keskin renkler ağırlıktadır. Daha sonra oyunun sonlarına doğru bürokrasinin ağırlık kazanmasıyla herşey yeniden monokromatik hale gelir. Bir karakterin gelişimini renkler aracılığıyla vermek gerçekten heyecan vericiydi.”
Leonardo DiCaprio’nun portresini çizdiği Frank Abagnale karakterinin sürekli kılık değiştirmesi nedeniyle bu karakter için 100’ün üzerinde farklı giysi kullanıldı. Abagnale’in sürekli değişen giysilerine karşılık Tom Hanks’in canlandırdığı FBI ajanı Carl Hanratty karakterinin giysi çeşitlemesi daha az oldu.
Filmin kostüm tasarımlarını hayata geçiren Mary Zophres, iki baş karakter için nasıl bir çalışma yaptığını şu sözlerle açıklıyor:


“Leonardo DiCaprio için çok farklı giysi modelleri hazırladık. Buna karşılık Tom Hanks neredeyse hemen her gün birbirine benzer giysilerle kamera karşısına geçti. Aslında Tom’un giydiği elbiselerin sayısı da 20’yi buldu ama izleyiciler bunu zor fark edecekler. Çünkü terzilerimizden ayrıntılarda belirli bir tarz tutturmalarını istedik. Birbirine benzer kesimler, omuzlar ve düğmeler… Sadece kumaş cinsinde ve renklerde farklılık oldu. Ayrıca film boyunca aynı stilde gömlek giydi. Aslında bizim kullandığımız gömlek modeli, 60’lı yıllarda FBI ajanlarının üniforması gibiydi. Sonradan, yani 70’li yıllarda daha özgür giyinmeye başladılar ama 60’larda katı bir kıyafet modeli vardı.”
MÜZİKLERİ DE ÇOK ÖZEL
“Catch Me If You Can”in 60’lı yılların tadını veren unsurlarından birisi de müzikleri oldu. Steven Spielberg’in yönettiği filmlerde genellikle popüler şarkılara yer verilmediği halde bir değişikliğe gidildi ve 60’lı yıllara damgasını vurmuş popüler şarkılar kullanıldı. Bunlar arasında Frank Sinatra’nın seslendirdiği “Come Fly With Me” adlı ünlü şarkı da vardı. Bu şarkının özelliği ise Steven Spielberg’in en sevdiği şarkılardan biri olmasıydı. Bu şarkılar, John Williams’ın hazırladığı fon müziklerinin arasına serpiştirildi.
“Catch Me If You Can”in özelliklerinden birisi, Steven Spielberg ile John Williams’ın birlikte çalıştığı 20. film olmasıydı. Ancak bu 20. filmde müzik anlayışı yönünden birtakım değişiklikler yapıldı. Örneğin John Williams tarafından 1950’li ve 60’lı yıllarda çok popüler olan progressive jazz tarzında müzikler hazırlandı.
John Williams bu film için hazırladığı müzik çalışmalarını şöyle tanımlıyor: “Geçmişte Steven ile yaptığımız çalışmalarda genellikle büyük orkestraların yorumladığı geniş kapsamlı temalar kullandık. Ancak burada farklı bir yöntem izledik. Filmin öyküsü kimi zaman hafif ve eğlenceli, kimi zaman da oldukça ciddiydi. Bu yüzden müziklerin de farklı özelikler taşıması yerinde olacaktı. Birçok sahnede hafif ve eğlenceli tınılar kullanırken özellikle FBI ajanlarının Frank üzerinde yoğunlaştığı sahneler için gergin müzikler hazırladık.”
“YAŞADIKLARIMDAN DERS ÇIKARDIM”
Ancak izleyicinin yakından ilgileneceği asıl temanın Frank W. Abagnale’in yaşam öyküsü olacağına kuşku yok. Gerçek Frank W. Abagnale, “Catch Me If You Can”de anlatılan yaşam öyküsünü şu sözlerle özetliyor:
“Benim öyküm sadece genç olmak ve oradan oraya kaçmakla sınırlı değildir. Yakalandım ve hapishanede yattım. Ancak hükümetim için 25 yıl çalışarak borçlarımı ödemiş oldum. Ayrıca son derece başarılı bir şekilde ilerleyen kendi danışmanlık şirketimi kurdum. Bazen insanlar bana, ‘Yaşamından çıkarabileceğin en önemli ders nedir?’ diye soruyorlar. Ben de onlara hep aynı yanıtı veriyorum: ‘Gençlik yıllarımda inanılmaz deneyimler yaşadım. Bunlardan ders çıkarıp devletime hizmet etmek ve kendi işimi kurmak için yararlandım.”
Filmin yapımcısı Walter Parkes’ın bu konuda düşüncesi ise şöyle: “Frank’in yaşam öyküsü için ‘hayat üniversitesi’ tanımlamasını kullanabiliriz. Onun yaşamındaki en büyük ironi, uzun yıllar boyunca kılıktan kılığa girerek, değişik kimliklere bürünerek FBI’dan kaçtıktan sonra en sonunda kendi kimliğini bulabilmesidir. Filmin sonunda çok önemli bir ders olduğunu göreceksiniz: Başınıza ne gelirse gelsin herşeye yeniden başlamak mümkündür.”

Açıklar

PRODÜKSİYON NOTLARI
“Catch Me If You Can”in gerçek bir öyküden yola çıkılarak oluşturulan temasının Hollywood standartlarının...
Devamı için tıklayın...
PRODÜKSİYON NOTLARI
“Catch Me If You Can”in gerçek bir öyküden yola çıkılarak oluşturulan temasının Hollywood standartlarının biraz uzağında olduğu söylenebilir. Yapımcıların gerçek bir yaşam öyküsünü seçmesinin de belli bir sebebi vardı.
Filmde gerçek yaşam öyküsü anlatılan Frank W. Abagnale Jr’ın portresini çizen Leonardo DiCaprio, bunu “Kimi zaman gerçek yaşamda öyle olaylar olur ki, bunlar hayali öykülere oranla insanların başını 100 kat fazla döndürecek kadar büyüleyicidir” sözleriyle özetliyor.
“Catch Me If You Can”in konusu Abagnale’in yazdığı aynı adlı otobiyografik kitabından alındı. Abagnale kendi yazdığı kitabında ergenlik çağında evden kaçarak başlayan yaşam öyküsünde kimi zaman havayolu pilotu, kimi zaman doktor, avukat, üniversite profesörü kimliğine bürünerek milyonlarca dolarlık sahte çeklerle yaptığı vurgunları anlatıyordu.
Frank Abagnale herşeyin annesiyle babasının boşanmasıyla başladığını ve bunun getirdiği dramatik etkiyi şu sözlerle özetliyor: “Evden kaçtım ve kendimi bir anda dünyanın en yapayalnız genci olarak buldum. Hemen büyümeliydim. Hayatta kalabilmek için çok yaratıcı olmam gerekiyordu. Ancak hayatta kalma mücadelesi olarak başlayan bu süreç giderek bir oyuna dönüştü. Fırsatçı bir ruhum vardı. Bu yönümü değerlendirip değerlendiremeyeceğimi kendime sorduğumda önümde açılımlar


belirdi. Birşeyleri çaldığım zaman belirli bir tatmin duygusu oluşuyordu. Daha çok çaldıkça oyunun içine daha çok girdim. Bu öyle bir oyundu ki, günün birinde kaybedebileceğimi biliyordum. Ama yakalanana kadar oynamak inanılmaz eğlenceliydi.”
Abagnale’in otobiyografik kitabı milyonlarca okuru büyüleyip kısa sürede çok satan kitaplar listesindeki yerini aldı. Etkilenenlerden birisi de Steven Spielberg’di. Ünlü yapımcı / yönetmen, bu kitabın kendisinde bıraktığı etkiyi ve yazarıyla tanışmasını şu sözlerle açıklıyor:
“Kitabı okurken herkes gibi ben de gerçek Frank William Abagnale Jr’ın baştan çıkarıcı etkisi altında kaldım. Onunla yüzyüze gelip tanıştığınızda öyle bir etkiye kapılıyorsunuz ki, sanki gözünüze bir perde iniyor. Onun bir doktor veya avukat olduğuna hemen o anda ikna olabilirsiniz. Anne-babasının boşanmasından çok şiddetli bir şekilde etkilendiğine inanıyorum. Çocukların bu tür boşanma olayları karşısında çeşit çeşit tepkileri vardır. Frank’in tepkisi son derece orijinal biçimde gerçekleşmiş. Bunu film yapmaya değer buldum. Şahsen ben sansasyonel dolandırıcılar üzerine yapılmış filmleri severim. Örneğin ünlü Newman / Redford klasiği ‘Butch Cassidy and the Sundance Kid’ ve ‘Sting’ gibi… Onlar yasaları ihlal ediyorlardı ama yine de cesaret ve kararlılıkları nedeniyle sevmek istiyordunuz.”
YASALARA KARŞI GELMENİN CAZİBESİ
Filmin senaryo yazarı Jeff Nathanson’ın Abagnale’in öyküsünü öğrenmesi, yapımcı yardımcısı Devorah Moos-Hankin’in bir bant yollamasıyla gerçekleşti. 20 dakikalık bu bantta Abagnale kendi yaşamını anlatıyordu. Nathanson bantın yarattığı izlenimi şu sözlerle anımsıyor:
“Tıpkı Spielberg gibi bende de en sevdiğim film türlerini anımsadım. Sanki ‘Butch Cassidy and the Sundance Kid’i ya da ‘One Flew Over the Cuckoo’s Nest’i izliyormuşum gibi bir duyguya kapıldım. Hatırlayacağınız gibi o filmlerde yasaların ters yönünde duran ya da toplumsal kurallara aykırı davranan insanlar üzerinde yoğunlaşılıyordu. Ancak yine de onlardan etkilenmemek mümkün değildi. Çünkü son derece büyüleyiciydiler. 20 dakikalık bantı izledikten sonra hissettiklerim bunlardı. Bu öyküden iyi bir film çıkabileceğini düşündüm.”
Abagnale’in FBI’dan kaçışından etkilenenlerden birisi de yapımcı Walter F. Parkes oldu. Ünlü yapımcı bu konudaki düşüncesini şu sözlerle dile getiriyor: “Frank’in öyküsündeki her ayrıntı öylesine olağanüstü ki, her biri üzerine ayrı bir film çekebilirsiniz. Tüm bunların bir de gerçekten yaşanmış olması bu öyküyü dayanılmaz kılıyor”
“Catch Me If You Can”in kitabının ilk yayınlandığı 1980 yılından bu yana herkes aynı düşünceyi paylaşıyordu. Günün birinde kitabından bir film yapılacağını aklına getirmediğini söyleyen Abagnale, “Beş yıllık bir olaylar dizisini iki saatlik filme nasıl sığdırabilirsiniz ki? Bu yüzden böyle birşeyi hayal bile etmemiştim” diyor.
Yapımcı Parkes bu sorunun yanıtını bulmanın birçok zorluğu beraberinde getireceğinin farkındaydı. “Catch Me If You Can”in en heyecan verici ve aynı zamanda da en zor yanının çeşitli film tarzlarını bir arada bulundurması olduğunu belirten Parkes, “Kimi zaman acı verici bir drama, kimi zaman komedi havası var. Bu yüzden hem senaryo yazımı, hem de filmin yapımı açısından tam bir düello gerektiriyordu. Bu katmanların hepsini 2 saatlik süreye sıkıştırmak zorundaydık” diyor.
KEDİ – FARE OYUNU
“Bir yazar olarak böylesi daha ilginç oldu” diyen senaryo yazarı Nathanson ise, “Catch Me If You Can”in senaryosunu yazarken nasıl bir yol izlediğini şöyle açıklıyor:
“Buna bir tür kedi-fare oyununa dayalı gerilim diyebiliriz. Aynı zamanda bir yaş dönümü öyküsü olduğu da söylenebilir. Dahası bir aile draması olarak da adlandırmak mümkün. Yaşamın farklı bölümlerini kapsayan öyküleri hep sevmişimdir. Burada kahkaha da var, kalp kırıklıkları da var. Senaryoyu yazarken Frank Abagnale’in yaşamının belirli bir periyodundan yola çıkmak suretiyle tüm bunların hepsini keşfetme şansını elde ettim.”
Abagnale’in tüm FBI ajanlarını peşine taktığı yıllar 1960’lı yıllardı. Parkes ve Spielberg’in ortak kanısına göre, Abagnale’in başarısının önemli kısmı o yılların masumiyetinden kaynaklanıyordu. Parkes bu olayların yaşandığı 60’lı yılların özelliklerini şu sözlerle dile getiriyor:



“Frank’in uzun süre boyunca kaçabilmesinde o günlerin naif havasının önemli payı olduğunu düşünüyorum. Karşıt kültürün henüz ortaya çıkmadığı dönemlerdi. Giysilerin insanı yarattığına inanılır; üniformalar dünyada belirli bir kişilik simgesi sayılırdı. Frank bunu sezgileriyle kavramış, getireceği sonuçları keşfetmişti. Böylelikle eşine kolay rastlanmayacak biçimde sürekli kılık değiştirmek suretiyle FBI ajanlarından kaçmayı başarmıştı.”
Steven Spielberg ise o yılların özelliklerini anlatırken, “Olağanüstü güven duygusunun egemen olduğu dönemlerdi. İnsanlar kapısını kilitlemeden yatar, yine de güvenli hissederdi” diyor.
SPIELBERG’İN BAKIŞ AÇISI
İşin ilginç yanlarından birisi de, Steven Spielberg’in bu filme başlamadan önce henüz yeni bitirdiği “Minority Report – Azınlık Raporu” adlı filmin tam bir güvensizlik olgusunun hüküm sürdüğü bir dönemde geçmesiydi. “Catch Me If You Can” projesinin kendisine çekici gelmesinde “Minority Report”taki güvensizlik ortamının önemli payı olduğunu belirten Spielberg şunları söylüyor:
“O filmin çekimlerini yeni bitirmiştim. Kendimi karanlık bir yerlerde gibi hissediyordum. ‘Catch Me If You Can’ gibi bir filmin açık havada dolu dolu nefes alma duygusunu vereceğini düşündüm. Aslında çok farklı tarzlar arasında geçiş yapmaktan inanılmaz keyif alırım. Örneğin bir zamanlar ‘Jurassic Park’ gibi fantezi filminden ‘Schindler’s List’ gibi tarihsel dramaya geçmiştim. Şimdi de ‘Minority Raport’u bitirip ‘Catch Me If You Can’e başladım. Öte yandan başarısını her zaman takdir ettiğim genç bir aktörle çalışma fırsatını kaçıramazdım”
Spielberg’in sözünü ettiği genç aktör, filmde Frank Abagnale rolünü üstlenen Leonardo DiCaprio’dan başkası değildi. Leonardo DiCaprio’nun başarılı performansını “This Boy’s Life” ve “What’s Eating Gilbert Grape” gibi ilk dönem filmlerinden itibaren izlediğinin altını çizen Steven Spielberg, birlikte nasıl bir çalışma yaptıklarını şu sözlerle anlatıyor:
“Leo çok çeşitli fikirleri olan son derece yaratıcı bir aktördür. Aynı zamanda kendi kendisinin de en acımasız eleştirmenidir. Yaptığı işi en başta kendisinin beğenmemesi yüzünden birçok çekimi tekrarlamak zorunda kaldık. Kimi zaman benim beğendiğim bir çekim için ‘Hayır, hayır. Bu olmadı. En iyiyi henüz bulamadım. Bir daha tekrarlamama izin verin’ dediği anlar oldu”
Leonardo DiCaprio bu rolü almasının çok öncesinde de “Catch Me If You Can” adlı kitabın koyu bir hayranıydı. Aradan yıllar geçtikten sonra Jeff Nathanson’ın yazdığı senaryo eline geçtiğinde böylesine sıradışı bir dolandırıcının portresini çizme fırsatını kaçırmadı. Bu yüzden Frank Abagnale ile tanışması gündeme gelince hayatının en heyecanlı günlerinden birisini yaşadı.
Genç aktörün Frank Abagnale ile ilgili izlenimleri şöyle: “Ona ilk baktığınızda bu adamın posta pulu bile çalamayacağını düşünüyorsunuz. Ancak bakışlarını kullanarak öylesine yoğun bir etkileme gücü var ki, benliğindeki enerjiyi ve olağanüstü zekasını size aktardığını hissediyorsunuz”
FBI PEŞİNE TAKILIYOR
Frank Abagnale’in meydan okuması devam ederken FBI yetkilileri de boş durmayıp yeni stratejiler geliştirirler. FBI tarafından atılan adımların en yenisi Carl Hanratty adlı bir ajanın bu seçkin dolandırıcının izini sürmesi için görevlendirilmesidir. Filmde Carl Hanratty rolünde Tom Hanks kamera karşısına geçti. Hanratty’nin diğer ajanlardan en önemli farkı, özellikle bankalarla ilgili sahtekarlık, kalpazanlık ve sahte çekler konusunda uzmanlaşmış olmasıdır.
Carl ile birlikte çalışması için görevlendirilen iki ajanın çalışma düzeni konusunda onunla birtakım sorunları vardır. Örneğin ondaki bürokrasi eğilimini paylaşmadıkları gibi bu işten sıkıldıklarını ve onu küçümsediklerini açıkça belli ederler. Ancak Frank’i yakalayabilmek için isteseler de istemeseler de birlikte çalışmak zorundadırlar.
Filmde Carl Hanratty rolünde oynayan Tom Hanks, portresini çizdiği bu karakterin özelliklerini şöyle tanımlıyor: “Carl işini çok seviyor. Adeta işiyle soluk alıyor diyebiliriz. Bu yüzden de bir türlü ele geçirilemeyen bu dolandırıcıyla karşı karşıya geldiğinde onun zeka düzeyi ortalamanın çok üzerinde bir çek sahtekarı olduğunu öğrenince bu konuyu halletmeyi hayatının en önemli misyonu haline getiriyor. Kısacası ‘Yakalayabilirsen yakala’ düşüncesine saplanıp kalıyor”



Ancak bunu yapabilmek, söylendiği kadar kolay değildir. Spielberg bunun zorluğunu şu sözlerle açıklıyor: “Bugüne kadar çok sayıda kedi-fare öyküsü yapıldı. Bu türdeki filmlerin en iyilerinde farenin uzun zaman boyunca kazanan konumunda olduğu görülür. Zavallı kedi ise onu bir türlü yakalayamadığı için öfkelidir. Kedinin fareyi yakalayamaya çalıştığı durumlarda eğer ki fare daha zekiyse ortaya ilginç bir durum çıkar. Ancak bizim FBI ajanımızda bu kısır döngüyü çözecek sabır yeterince var. O son derece titiz ve sabırlı bir ajan…”
Tom Hanks portresini çizdiği Carl Hanratty karakteriyle Frank Abagnale arasındaki ilişki boyutunu şu sözlerle değerlendiriyor: “Carl yakalamaya çalıştığı avının gösterişli kaçış stilinden öylesine etkilenir ki, bu yüzden onun yaşının aslında çok genç olduğunu öğrendiği anda şaşkınlığa düşer. Ansızın bir gerçeğin farkına varmıştır. Karşısında bir çocuk vardır. İnanılmaz yetenekli ve akıllıdır ama sonuçta bir çocuktur. Üstelik boyundan büyük bir maceranın içine girmiştir. Evet, ona bir suçlu olarak görmeye devam eder. Hedefi tutuklamak ve hapishaneye göndermektir. Ancak günün sonunda yatağına uzandığında karşısındaki bu genç insanın aslında günahlarının bedelini bir şekilde ödemeye çalışan son derece kırılgan birisi olduğunu fark eder.”
Leonardo DiCaprio’nun bu konudaki görüşleri ise şöyle: “Carl Hanratty’nin zaman içinde Frank Abagnale’in en çok güvendiği tek insan haline geldiğini görürüz. Oysa Carl onu ısrarla hapse atmaya çalışan bir insandır. Bence bu yeterince ironik bir durum. Carl’i bu kadar çok sevmesinin belirli bir nedeni vardır. Onu kendisi için bir baba figürü gibi görür.”
YAŞAMINDAKİ ANAHTAR İNSAN
Ancak yine de hiç kimse Frank’in gözünde gerçek babasının yerini alamaz. Frank’in yaşamında anahtar rolü oynayan insan babası Frank Abagnale Sr’dır. Genç Frank’in üzerinde çok büyük etkisi vardır. Filmin yapımcısı Walter F. Parkes, baba Abagnale’in önemini şu sözlerle açıklıyor: “Frank’in yaşamındaki anahtar insan babasıdır. Filmde onu modern Willie Loman olarak yansıttık. Amerikan rüyasından bir an bile uzak düşmemeyi ilke edinmiş karizmatik bir adamdır.”
Frank Abagnale Sr rolünde tecrübeli aktör Christopher Walken kamera karşısına geçti. Walken’a bu rolü teklif eden ise yapımcı Walter Parkes oldu.
Frank filmin çeşitli noktalarında babasıyla ne zaman yeniden karşı karşıya gelse annesiyle babasını tekrar bir araya getirmeyi dolandırıcılık sayesinde topladığı bol miktarda para ile başarabileceğine dair kör bir umut besler. Baba Abagnale ise, ğluna çocukluğundan beri anlattığı hikayelerinde bir Fransız kadınını nasıl Amerika’ya getirdiğini, nasıl evlendiğini anlatmıştır.
Baba Frank Abagnale’in evlendiği kadının Fransız kökenli olması nedeniyle bu rolde Fransız bir kadın oyuncunun oynaması doğru olacaktı. Steven Spielberg de, Frank’in annesi Paula Abagnale rolünde bir Fransız oyuncunun yer alması konusunda kararlıydı. Bir zamanlar Paris’te yaşamış olan yönetmen arkadaşı Brian De Palma’nın yardımına başvurdu. Brian De Palma çeşitli Fransız kadın oyuncularla deneme çekimi yaptıktan sonra François Truffaut’nun “Day For Night” adlı filmiyle adını duyuran Nathalie Baye üzerinde karar kıldı ve onun ismini Spielberg’e bildirdi.
Natalie Baye filmde portresini çizdiği Paula Abagnale’in kişilik portresini şu sözlerle çiziyor: “Frank’in annesi tam anlamıyla karşıtlıklarla dolu bir kadındır. Bir yandan oğlunu taparcasına sever. Ama bir yandan da oldukça bencildir. Kısacası özellikle bazı sahnelerde çok kompleks bir karakter çizdiği görülür. Paula’nın iyi bir eş olduğu söylenemez. Aslında gerçek anlamda iyi bir anne de değildir. Kocasıyla tanıştığında henüz 18 yaşındadır ve yaşamında birşeylerin eksik olduğunu düşünmektedir. Çok sigara içer. Az da olsa içki tutkusu da vardır. Bir başka erkekle de çıkmaya devam eder. Kısacası politik açıdan bakıldığında hiç de düzgün bir portresi yoktur.”
Frank evi terk ettikten sonra başka kadinlarla birlikte olmaya devam eder. Genelde bir gecelik ilişkiler yaşadığı bu kadınlardan birisi de Cheryl Ann isimli fotomodellikten gelme bir telekızdır. Bu rolde konuk oyuncu olarak Jennifer Garner kamera karşısına geçti.
Frank’in birçok kadınla ilişkisi vardır ama hepsi de tek gecelik sıradan ilişkiler değildir. Aldatıcı yaşam biçiminin kaçınılmaz sonucu gibi görünen yalnızlığı, karşısına Brenda adlı tatlı ve masum bir genç kızın çıkmasıyla noktalanır gibi olur. Frank aradığı huzuru ve oturmuşluk duygusunu bu genç kızda



bulduğunu düşünürse de, çok geçmeden acı gerçekle yüzyüze gelir. Kendi yapısındaki bir erkek için ideal bir aile yaşamı sözkonusu değildir. Filmde Brenda rolünü Amy Adams üstlendi.
Yapımcı Parkes, filmin akışında Brenda rolünün önemini şu sözlerle dile getiriyor: “Amy şimdiye dek gördüğüm en yeni ve dürüst görünümlü oyunculardan birisiydi. Bu rolde dürüstlük unsurunun büyük önemi olacaktı. Çünkü Frank’in Brenda ile ilişkisinin ironik bir yanı vardı. Bu ilişkinin başlangıcında Frank hayatının en büyük yalanını söylüyordu. Ve bu çok büyük yalan sayesinde tanıştığı genç kız ise, o güne kadar gördüğü en dürüst ve gerçek insan oluyordu. Oysa ilişkinin temeli büyük bir aldatma üzerine kurulmuştu. Brenda rolünü üstlenecek oyuncunun bu sadeliği çok iyi yansıtması gerekliydi. Çünkü Frank’in yaşamındaki herşeyle tam bir zıtlık oluşturacaktı.”
Amy Adams filmde portresini çizdiği Brenda karakterinin belirli ölçüde naif kişiliği olduğunu kabul ederek şunları söylüyor: “Frank’in Brenda’ya neden ilgi duyduğunu anlayabiliyorum. Brenda çok açık ve dürüst bir kız. Ömrünün neredeyse tamamını yalanlar üzerine kurmuş Frank gibi bir erkek için çok cazip bir özellik bu… Brenda fazlasıyla naif ve masum bir kız ama aynı zamanda da inanılmaz bir enerji ve tutkuyla dopdolu… Dizginleyemediği enerjisi ve tutkuları yüzünden kontrolünü kaybetmenin sınırlarında dolaşan masum bir genç kızı oynamak gerçekten keyifli oldu.”
Frank’in Brenda’ya ilk rastlaması hastanede gerçekleşir. Genç kız orada çalışmaktadır. O güne kadar Pan Am pilotu kılığında dolaşmakta olan Frank, tekrar kılık değiştirip Doktor Frank Conners oluverir. Brenda’ya evlenme teklifi yaptıktan sonra da ailesiyle tanışmak için New Orleans’a gider. Brenda’nın babası Roger Strong’un avukat olduğunu öğrenince de kendi CV’sine bir de avukatlık ünvanı ekler.
Filmde Brenda’nın babası Roger Strong’u tecrübeli aktör Martin Sheen canlandırdı. Spielberg bu rolde Martin Sheen’in oynamasını en başından beri çok istiyordu. Sheen’in oynamakta olduğu “The West Wing” adlı TV dizisindeki çekim programının engel oluşturmaması sayesinde bu isteğine ulaştı.
Brenda’nın anne-babasıyla tanışmak için Strong ailesinin evine giden Frank orada son derece sıcak karşılanır. Öylesine samimi bir ortam vardır ki, Carl Hanratty ile olan dostluğunun dışında o güne kadar karşılaştığı en dürüst ilişkidir bu. Ancak ne kadar çok istiyor olursa olsun Frank için artık herşey çok geçtir. Yeni bir aileyle yeni ilişkilere başlaması imkansızdır.
Brenda’nın babası rolünde oynayan Martin Sheen, Frank’in bu ilişki içindeki yerini şu sözlerle özetliyor: “Frank’in bu kıza içtenlikle aşık olduğu belli. Zaten kızın ailesi de bu gencin karizmasından, zekasından ve cazibesinden etkileniyor. Kısacası Frank’in samimi olduğuna kuşku yok. Onun kalben iyi, terbiyeli ve nazık bir genç olduğu kesin. Bu yüzden de seyircinin kendisini filmin ilk karesinden itibaren Frank’in yanında hissedeceğini düşünüyorum.”

Yorum Yaz




"Yorumlar küfür hakaret ve müstehcenlik içeremez. Bu kurallara uymayan yorumlar silinecektir."
Toplam 59 Yorum
  • Film Notu 8/10
    ömer bolat 25.4.2009 17:11:00
    Yıllar önce izlediğim filmlerden hafızamda yer edinen birkaç filmden biri.Konu ve oyunculuk bakımından çok kaliteli bir film.
  • Film Notu 8/10
    erol tamer 10.2.2009 11:15:00
    gerçekten çok güzel bir film izlemediysen şiddetle ,acilen, hemen tavsiye olunur... izlemeniz için baskı yapılır.
  • Film Notu 10/10
    Burhan verdi 30.8.2007 02:15:00
    güzel bir komedi izlerken sıkılmayacak sanırım yer yer de duygulanacağınız bir yapım
  • Film Notu 10/10
    arif uluçay 20.8.2007 16:31:00
    bu filmi izlediğimde çok etkilendim gerçekten holuvudun en iyi yapımlarından bu filmi yaptıkları için teşekkür ediyorum haketti 10 puanı fazlasıyla
  • Film Notu 10/10
    yunus emre 27.7.2007 00:32:00
    Bu film steven spıelberg ve tom hanks birlikte yaptığı diğer filmler kadar güzel (saving prıvate ryan\ band of brothers...)özellikle sahnelerin gerçekliği ve frank w. abagnale nin carl hanratty karşısındaki genç yaşına rağmen usta duruşları bi harika**********
  • Film Notu 10/10
    m.lütfü yavuz 23.5.2007 19:52:00
    ben bu filmi bayadır izlemiştim.ama abim halen daha bu filmi izlememiş.çok üzülüyorum nasıl böyle bir filmi kaçırır diye.ALLAH nasip ederse izletecem ona.
  • Film Notu 10/10
    feridun çölgeçen 4.4.2007 16:29:00
    daha fazla puan olsa verirdim %100 güzel bir film ilk seferde belki sıkıcı gelebilir ama izledikçe güzelleşen bir film bence ben sinamada izlemedim yanlız arkadas tavsiyesi üzerine izledim baş rolde 2 sağlam aktör olunca bir film bu kadar güzel olabiliyor, 10 sefer izlemişimdir belki mantıklı ve gerçek hayattan esinlenerek yapılmış ABD en büyük dolandırıcısı olan ve google ile büyük ansiklopedilere Frank Abagnale olarak bakın... böyle bir insan olmak isterdim açıkcası :-) heyecanı sevenler icin sürükleyici bir macera
  • Film Notu 10/10
    arzu özge özdemir 20.2.2007 13:35:00
    leo mun en güzel fılmlerinden birisi diyebilirim tamamen zeka işi sinemada ve sonra 3kez dvd de seyretmiştim sonunda tv de deçıktı seyretmeyenler cok şey kaçırmış olur
  • Film Notu 9/10
    yorumcu 29.1.2007 20:49:00
    Son derece hoş eğlenceli duygusal ve sürükleyici bir film. 16 yaşındaki bir çocuğun anne ve babasının ayrılmasıyla yaşadığı şok sonucu evden ayrılıp türlü dolandırıcılık ve sahtekarlıklara bulaşmasının anlatıldığı, insanın damağında türlü tadlar bırakan seyredilesi bir yapım. Gerçek bir hayat hikayesinde uyarlanmış olması daha büyük merak ve hayret uyandırıyor. Öyle ahım şahım bir sinema örneği değil belki, marjinal teknikler ya da insnı dumura uğratacak efektler falanda yok ama insana dair ne arasanız var burda. Filmin daha başında bozuk aile yapısına ve yıkılmaya yüz tutmuş bu yapıda sıkışıp kalan bir gencin dramatik halini izliyoruz. Yaşadığı boşluğu yanlış yollardan kapatmaya çalışan frank'ın akıl almaz ve ibretlik bu hikayesini herkes izlemeli diyorum.
  • Film Notu 10/10
    5.9.2006 17:19:00
    çok güzel bir film... 16 yaşındayken bunları başarması şaşılacak bir şey valla... İZLEMEYENLERİN İZLEMESİNİ İSTERİM.

Sıkıysa Yakala Filminin Oyuncuları


Vizyondaki Filmler

Hangi Film Nerede Oynuyor