Roland Joffé
Vatel

Vatel

Puan : 8/10 2 oy
Yönetmen: Roland Joffé
Oyuncular
Slogan: Condé Prensi'nin Şatosu, 1671 Nisan ayının son günleri...
Tür: Drama
Yapım Yılı: (103 dk)
Vizyon Tarihi: 31 Mayıs 2002 Cuma
Senaryo: Jeanne Labrune, Tom Stoppard
Yapımcı Firma:
Yapım Ülkesi: Fransa/İtalya
Orijinal Dil: İngilizce
Resmi Site: www.vatel-lefilm.com/frameset.html

Vatel Filminin Özeti

François Vatel, maddi açıdan zor duruma düşmüş/ mağrur ve artık yaşlanmakta olan Condé Prensi'nin sadık ve emektar bir hizmetkarıdır. Prens, Kral XIV. Louis'nin teveccühünü kazanıp, Hollanda'lılara karşı düzenlenen askeri kampanyaya katılmak üzere gerekli emri vermesini ve böylece kazanç sağlamayı ümit etmektedir.

Kraldan başka kimseye boyun eğmeyen Condé prensi, bu kez, kendini ve şatosunun geleceğini Vatel'e emanet etmek zorundadır. Vatel'e düşen zorlu görev, Chantilly Şatosu'nda Saray eşrafını ağırlamaktır. Üç gün ve üç gece sürecek olan şenliklerin en basit anlatımla baş döndürücü olması gerekmektedir.

Vatel, bu zorlu görevinin altından başarıyla kalkmak için, her yaştan bir hizmetçiler ordusu ile gece gündüz demeden kralı şşaşırtacak, etkileyecek ve memnun edecek şeyler tasarlamaya çalışır. Olağanüstü seçkin bir menünün yanı sıra, kralın çok düşkün olduğu sanatsal gösteriler içeren bir şenlik düzenler.

Bu kargaşanın ortasında Vatel, Lauzun ile bizzat kral ve kraliçe tarafından himaye edilen Anne de Montausier'nin cazibesine kapılır. Anne, basit bir aileden gelmesine karşın düzenlediği törenlerle büyük bir üne sahip ve kocaman bir yüreği ve inancı olan Vatel'le birlikte olur.

Şenliklerin sonuna doğru yaratılmış olan neşeli ortama bakıldığında arzu edilen başarı yakın gibidir. Ama üçüncü günün akşamı yemekte sunulacak olan balığın gelmemesi üzerine ortalık karışır.

Aldığı Ödüller

Italia Ödülü
New York Film Festivali Mavi Kurdele
Praha Film Festivali Büyük Ödülü
1979 İngiliz Basın Loncası Ödülü Devamı için tıklayın...
Italia Ödülü
New York Film Festivali Mavi Kurdele
Praha Film Festivali Büyük Ödülü
1979 İngiliz Basın Loncası Ödülü
1979 No Mama, No
1981 United Kingdom
BAFTA Ödülü adaylığı
En İyi Tek Oyun, Televizyon Basın Loncası Ödülü
1984 The Killing Fields
'En İyi Yönetmen' dahil olmak üzere 7 dalda Oskar adaylığı
3 Oskar
Altın Küre, İngiliz Akademi Ödülü: 'En İyi Yönetmen' dalında adaylık
Film Eleştirmenleri tarafından En İyi Yönetmen Ödülü
İtalya Michelangelo Ödülü
Fransa Sezar Ödülü
1986 The Mission
Uluslararası Cannes Film Festivali Altın Palmiye Ödülü
Uluslararası Cannes Film Festivali Teknik Büyük Ödülü
7 dalda Oskar Adaylığı
11 dalda BAFTA Ödülü Adaylığı
3 dalda BAFTA Ödülü
5 dalda Altın Küre Ödülü
2 dalda AltınKüre Ödülü
Polonya'da En İyi Yabancı Film Ödülü
Fransa Sezar Ödülü
Güney Kaliforniya Sinema Konseyi Altın Hale Ödülü

1989 Fat Man and Little Boy
Berlin Uluslararası Film Festivali En İyi Film dalında adaylık
1992 City of Joy
Panish Ödülü
1995 The Scarlett letter
1997 Goodbye Lover
Uluslararası Cannes Film Festivali Yarışma Dışı Özel Gösterim
1999 Vatel

Açıklar

Roland Joffe (Yönetmen)

Bu projeye katılımınız nasıl oldu?
Vatel'in Jeanne Lebrune tarafından yazılmış olan senary...
Devamı için tıklayın...
Roland Joffe (Yönetmen)

Bu projeye katılımınız nasıl oldu?
Vatel'in Jeanne Lebrune tarafından yazılmış olan senaryosu zaten pek çok ödül kazanmıştı. Yapımcı Alain Goldman okumam için bana senaryonun Fransızca bir kopyasını verdi. Bu olağanüstü sıradışı, büyüleyici ve sihirli hikayeden çok etkilendim. Alain ile bu projeyi filme dönüştürmek istedik ama tabi bütçe unsurundan ötürü Fransızca yapamazdık. Harika bir hikayeydi ve uluslararası olması gerekiyordu. Bu yüzden filmi İngilizce yapmaya ama mümkün olduğunca da bir çok bölümünü Fransa'da çekmeye karar verdik. Çeviriyi kotarabileceğine inandığımız için Tom Stoppard'dan bizimle çalışmasını istedik. Proje böylece doğdu.

Karakterle ilgilenmeye başlamadan önce tarihin o dönemini biliyor muydunuz?
Çoğu Avrupalının XIV. Louis'nin kim olduğu hakkında en azından şöyle böyle bir fikri vardır. Öte yandan bazı Fransızların adını duyduğunu tahmin etsem de, Vatel'in kim olduğunu bilen bir Avrupalı var mıdır diye merak ediyorum. Unutmayın ki XIV. Louis hakkındaki fikrimiz ve hatta bazen onun hakkındaki tarihi olgular, aslında bir tür söylentidir. XIV. Louis'nin kendinin kim olduğu hakkındaki fikirleri bile söylenti ile Fantezi karışımıydı. Ama ben daha çok okumak istememe yetecek kadar biliyordum. Bu kral hakkındaki en büyüleyici şey onunla ilgili görüşümüzün hayatının son dönemine dayanıyor olmasındandır; ancak biz burada Louis'nin gençliği hakkında bir film yaptık. Genç Louis oldukça ilginç bir kişilik. Filmde, yaklaşık otuz yaşlarında... Pek çok devrimden geçmiş tutarsız kurallara tâbi bir tahta oturuyor. Yalnız ve oldukça çekingen bir çocuk olan Louis, bir gün Fransa'yı baskı ve güç şemsiyesi altında birleştirmeye ve ülkeyi daha emin bir yer hâline getirmeye karar verir. Kimin için daha güvenli?.. Elbette kendi için. Kendinden önce ve sonraki pek çok kral gibi Fransa ile kendi arasında bir fark görmüyordu: Fransa'yı daha güvenli hâle getirmek demek, onu Fransızlar için de daha güvenli hâle getirmek demekti. Bence bu inanılmaz manipüle edici şahıs, bu harika sosyolog ki bu açıdan bakıldığında hiç kuşkusuz bir dahidir; bugün Fransa'da hâlâ var olan bir model yaratmıştır. Fransa cumhuriyetçi bir monarşidir ve bence Fransız halkı bu zeki, kurnaz, olağanüstü ve radikal kişiliğe çok şey borçludur.

Vatel hakkında ne düşünüyorsunuz?
Kendimi ona çok yakın hissettim. Bir yapımcıyla bir aşçı arasında pek fark yoktur. Browning, bir şiirde şöyle der: "Her erkeğin aradığı şey ulaşamayacağı yerde olmalıdır yoksa cennetin ne anlamı olurdu ki?" Gerçek şu ki hepimizde bir mükemmellik anlayışı vardır. Her şeyi iyi yapmak isteriz ve hepimiz ideal yaşamın nasıl olduğunu biliriz. Konu başarısız olduğumuzda ne yapmamız gerektiğini bilmektir. Vatel'in nasıl tepki vermemiz gerektiği hakkında kendi fikirleri vardı ve film bunları bir dereceye kadar ortaya koyuyor. Film sadece üç günü ve bu üç gün içerisinde müthiş bir baskı altında olup bitenleri işliyor.

Vatel dışında filmdeki karakterler pek 'hoş' insanlar değiller.
İnsanların 'hoş' olduğunu düşünmüyorum, ama bu bazılarını sevmeme engel değil! Bizler olağanüstü yaratıklarız. Başımızı kuma gömmüyoruz ve mükemmel derecede samimiyiz. Ağacın en tepesindeki primatlarız; vicdanımızın sesine hâlâ kulak veren primatlarız. Bu ses hayatın ne iyi ne kötü, sadece öyle olduğunu keşfetmiş olmamızın bir sonucu. Ne yazık ki ya da neyse ki, sürekli olarak tanıdık yaşam diyagramlarını sezmeye çalışıyoruz. İnsanoğlu gerçeğin yalnızca sonsuz küçük bir parçasını onaylayabilir. Bu şok gerçekleştiğinde olur. Ben bunun aksine inanmak istiyorum ve hiçbirimizin 'hoş' olmadığını söylüyorum, ama her insan bazen anlık büyüklük potansiyeline sahiptir ve belki de olağanüstü olan budur. Benim için önemli olan bazı gerçek güzellik anlarıdır ve gerçek asalet kaosun ötesine geçer.

Vatel üç gün boyunca muazzam şenlikler gerçekleştirirken, adeta herkes onu ve birbirlerini kışkırtmaya, başkalarının projelerini engellemeye çalışıyor. Aslında korkunç bir mücadele.
Evet, bu doğru. Ama böyle baktığınızda son derece insanca değil mi? Vatel her şeyiyle erkek, ama tuhaf bir şekilde de her şeyiyle kadın. Daha büyük şeyler amaçlıyor, ama bunun yemek yapan birinin aklından geçenlerden ne farkı var? Film dersler vermiyor, ama günlük yaşamın niteliğinden bahsediyor. Tanıdığım herkes, öyle veya böyle, şu veya bu zamanda Vatel'in gibi bir deneyim yaşamıştır.

"Vatel" sizin "The Mission" ve "The Scarlet Letter"dan sonraki üçüncü kostümlü dramanız. Bu, sevdiğiniz bir tür mü; kendinizi en çok hangisine yakın hissediyorsunuz?
Kostümlü dramalar yapmaktan hoşlanmıyorum. Kostüm pek çok şeyi komplike hâle getiriyor. Herkes kıyafet değiştirmek zorunda kalıyor; kimse bu tür giysiler giymiyor ve hiçbir yerde bulunmuyorlar. Tereddüte düştüğünüzde değiştirme şansınız yok; ortaya çıkan bluzun korkunç olduğunu bir düşünsenize. Çok kısıtlayıcı. Ama aynı zamanda, hayal gücünüzü çalıştırıyor ve bu hoşuma gidiyor. Aslında, geçmişi olduğu şekliyle tekrar canlandıramazsınız. Bir açıdan, kostümlü dramalar günümüzün farklı bir temsili, ama biraz farklı bir bakışla. En iyi tarihçi bile XIV. Louis'nin zamanında yaşamanın nasıl bir şey olduğunu söyleyemez. Bu mümkün değil. Tarihçinin gösterebileceği şey tarihin sürekli bir evrim içinde olduğudur ve bunun bir önemi yok. Tarihi tek bir bakış açısından anlayabiliyoruz ve o da kendimizinki; ve içinde bulunduğumuz koşulu kendimize daha geniş bir pencereden bakarak algılayabiliyoruz.






Tarihi bir film yaptığınızda, yaratıcılık açısından biraz kısıtlanmıyor musunuz? Tarihi yapımlarda kullanabileceğiniz özgürlük "koşullu": İnsanlar XIV. Louis'nin kim olduğunu biliyor...
Sanırım sorunuz tarihi filmlerin daha derin bir anlamı olduğunun altını çiziyor. Ben bunun kesinlikle bir cesaret meselesi olduğuna inanıyorum. Bazıları bir kaç kuralı çiğnemek istemeyi kendini beğenmişlik olarak görebilir. Geçmişi düşünmek insanın kendi hayatını düşünmesi gibi; sürekli fikir değiştiriyorsunuz. Bir yıl önceki hayatınızı bir düşünün: 5 dakika sonra başka bir şekilde göreceksiniz, 10 dakika sonra başka; o anda ne yaptığınıza bağlı. Bence tarihe de böyle bakmalıyız. Tarih ölmüş değil, bugünle birlikte değişiyor. Bunun sonucu olarak, tarihçiler öyle olmadığından yakınıyorlar. Gerçek sorular şunlar: Bize bir şey öğretiyor mu? İlgileniyor muyuz? Bizi motive ediyor mu? Bu şekliyle bence bir tuzak değil.

Film tarihi bir zemine oturuyor, bana öyle geliyor ki kimsenin ayrıntılar için endişelenmesine gerek yok. Zamanınızı her şeyin tarihe uygun olduğundan emin olmak için mi kullanıyorsunuz?
Tarihi filmler sizi çıldırtabilecek bir uğraştır... Ayrıntılar konusundaki endişeleriniz sizi kesinlikle delirtebilir. Kendime sürekli olarak sorular soruyorum ve her şeyden önemlisi perde için neyi iyi yaptığım? Dengeyi sağlayabilmek ve görüntüyü olabildiğince zenginleştirmek amacıyla aradığım duygusal ve algısal iletişimi yakalamak için bir şeylerin yerlerini değiştiriyorum.

Sanatçı olarak tarif ettiğiniz Roland Joffé bu mu?
"Roland Joffé / sanatçı" çok can sıkıcı bir olgu gibi geliyor. Benim tercihim Roland Joffé / saplantılı, kafayı filmlere takmış biraz sersem bir şapşal. Biraz Vatel gibi aslında. Aynı anda hem dokunaklı, hem de komik; mesela, beni bekleyen 300 kişi var ve ben burada çiçekleri düzenliyorum. Bu iyi midir bilmiyorum, ama Vatel'le aramızda bir köprü kurduğuna inanıyorum. Kral oturduğunda, Vatel 300 havai fişeği ve çalışmakta olan 400 adamı arasında 16 numaralı masada bir peçetenin yanlış yönde konulduğunu fark ediyor. Bunda kendime yakın bulduğum bir şey var. Vatel'in bu yönlerini komik olduğu kadar şık da buluyorum. Ayrıntılara olan saplantımın komik olduğunun gayet farkındayım. O halde başkaları bana bunda bir şıklık var mı, yok mu onu söylesin. Bilmiyorum.

Setteki bazı insanlar sizin her şeyi bir yana bırakarak bir tek şeye konsantre olma yeteneğinizden bahsediyor. Çevrenizde olup biten karmaşaya karşın, siz video ekranından başka bir şey görmüyorsunuz. Siz bu musunuz?
Bence bu tek bir noktaya konsantre olma yeteneği güzel bir tasvir. Özel bir yetenek değil, sanırım çocukluğumdan gelme bir şey. Yatılı okulda okuyordum ve tek çocuk olmama rağmen kuzenlerimle birlikte büyüdüm. Tek çocuklar büyük çoğunlukla hayal dünyasında yaşarlar. Bu hem bir şans, hem de bir bahtsızlık. Koca bir kalabalığın içinde tek başına büyüyen bir çocuktum. Fantezilerimi yaşamak istiyor idiysem, konsantre olmam gerekiyordu. Olay bundan ibaret ve bu şimdi kesinlikle bir avantaj. Çünkü insanın sette hem bir yaratıcı, hem de bir izleyici olması gerekiyor. Bu 'yetenek' buradan geliyor. En kötüsü de, ekrana bu konsantrasyon içinde bakarken, çayıma bir şeker mi iki şeker mi koyduğumu kendime sormam ve ardından bunu hatırlayamadığımı fark edip kendi kendime buna dikkat etmem gerektiğini söylemem, ama aynı anda eğer bir tane koymuşsam ikinci çayıma iki tane koyabileceğimi düşünmem...

Bir başka zorluk da etrafınızda hem Fransızca konuşan bir ekibin, hem de İngilizce konuşan bir ekibin olmasıydı. Fransızcanız mükemmel de olsa, kendiniz için işleri kolaylaştırmış değilsiniz.
Kolaylıkları hiçbir zaman çok sevmedim. Bu küçük egzantrikliğin nereden geldiğini bilmiyorum, ama hayatın her şeyden önce ilginç olması gerektiğini düşünüyorum. En hoşlandığım şey büyümeye çalışmak. Sınırlarımı biliyorum, özellikle akıllı değilim, özellikle cüretkar değilim ve belki de bu yüzden, kendimi dürtmem gerekiyor. Lisan beni büyülüyor; iletişim kurma uğraşımız, ne hissettiğimiz ve bunu ifade etmenin ne denli zor olduğu. İnsanlar bu konuda muhteşem kitaplar yazmışlar. Öte yandan, iletişimin mümkün olduğu ve zor da olsa mesajınızın anlaşılabileceği gerçeği beni büyülüyor. Bu nedenle, kendi dilim olmayan bir dilde çalışma fikri hoşuma gidiyor. Bunun getirdiği mücadeleyi, düşünmem gereken şekli ve en basitinden, değişik kültürden insanların bir arada çalışmasını çok seviyorum çünkü kültürümüz bizi diğer insanlardan çok farklı kılıyor. Pek çok insanın kendine aynı soruları sorup kültürleri gereği farklı yanıtlar vermesi hoşuma gidiyor. Bence, insanlara aklınızda bu sorularla yaklaşarak çalışmanız işleri çok daha kolaylaştırıyor çünkü hepimiz aynı sorgulamaları paylaşıyoruz. Öte yandan, yanıtlar için kaygılanıyorsanız, işler çok zorlaşabilir. Filmi büyük yapan şey, sadece soruları göstermemiz çünkü bunların cevabı yok. Bu sadece işleri iyi yapma ve aynı yolu izleme çabası. Filmi büyüleyici yapan şey bu.

Oyuncularla ilişkiniz nedir?
Oyuncularla çalışmanın en güzel yanı hiçbirinin birbirine benzememesi. Bir oyuncuyla çalıştığınız şekilde bir başka oyuncuyla çalışamazsınız. Yaşamım boyunca hep daha az kısıtlayıcı olmaya çalıştım. Genç bir yönetmen olduğum zamanları düşününce, utançtan kızarıyorum. Dağıttığım bitip tükenmek bilmeyen çalışma notlarını hatırladıkça, korkunç biri olduğumu düşünüyorum. Bugün, oyuncuların inancını, yani oyuncunun kendini içinde bulduğu durumun gerçekliğine duyduğu inancı kamçılamak için daha yaratıcı olmaya çalışıyorum. Bazen bunu bir günlük tutarak yapıyorum. Örneğin, bu kez karakterlerin çoğu için günlük sayfalar ve mektuplar hazırladım. Bunların içinde birinci tekil şahısta yazılmış ve diğerleri ve kendi haklarında var olmayan anılar içeriyordu. Bunları oyunculara dağıtıp, "Bunu oku" diyerek onları bağladım. Böylece karakterleri hakkında kendilerine sordukları soruların çoğuna yanıt bulabileceklerini umdum ve işe yaradı. Bence bu filmde oyuncuların karakterlerindeki mucizevi derinlik diğer karakterler hakkında fikirlerinin olmasından kaynaklanıyordu. Diğer oyuncuların haberdar olmadığı bu fikirler benim uydurduğum günlüklere dayanıyordu ki aslında bu günlüklerin temeli gerçeklerdi.




Vatel'i Gerard Depardieu canlandırıyor. Böylesine yoğun bir aktörü ve onun enerjisini kontrol etmek kolay oldu mu?
Gerard elbette kendi başına bir dünya, ama bir açıdan da Vatel'e oldukça yakın. Bence onu kontrol etmek yönetmenin görevi değil. Yönetmenin yapması gereken onun enerjisini yeniden kanalize etmek ya da yönlendirmek.Gerard'ın Vatel'e benzer pek çok yönü var; yani Vatel kendini Gerard'da tekrar yaşatmakta hiç zorlanmadı. İkisinin insaniyeti ve münzevilik anlayışından bahsediyorum. Gerard'ı ve kariyerini bir düşünün... Oyuncu olmak tuhaf bir şey çünkü oyuncu şunu asla bilmez: İzleyici mi onun esiridir, o mu izleyicinin? Vatel sonuçta yaptığı şeyin efendisi değil, hizmetkarı, esiri olduğunu fark ediyor ve bu hizmetkarlığı daha fazla kabul etmek istemiyor. Bu gezegende kendine bu soruyu sormamış herhangi bir büyük oyuncu ya da lider olduğunu sanmıyorum. Pek çok politikacı yönetiyorlar mı, yönetiliyorlar mı merak eder ve bu soruya asla yanıt veremezler. En iyileri bundan kendi sonuçlarını çıkarır, diğerleriyse akıma uyarak kendilerini tatmin ederler.

Beraber çalışmayı hayal ettiğiniz kişilerin bir listesi var mı. Eğer varsa, Gerard Depardieu bu listede yer alıyor mu?
Elbette her yönetmenin böyle bir listesi vardır ve Gerard Depardieu tabi ki benim listemdeydi. Bilirsiniz, hiçbir zaman beraber çalıştığınız kişilerden daha değerli değilsiniz. Nispeten daha az iyi olabilirsiniz ama asla daha iyi olamazsınız. Bu yüzden, bulabildiğim en iyi kişilerle çalışmak gibi bir prensibim vardır. Bu benim için bir meydan okumadır; beni canlandırır, tetikte olmamı sağlar ve bana en iyiyi ortaya koyma fırsatı verir, tıpkı benim de onları en iyiyi yapmaya teşvik etmeyi ummam gibi. Büyüleyici bir şey.

Uma Thurman nasıl seçildi?
Uma oldukça dikkat çekici bir aktris. Bir yönetmen için çok çekici olan ve ender bulunan enigmatik bir yönü var. Bunun ne olduğunu ya da neden kaynaklandığını gerçekten bilmiyorsunuz, ama çok güzel. Bence aynı zamanda gelişiminin en önemli noktasında ve yeteneğini bu şekilde geliştirmiş biriyle çalışmak çok harika. Uma'nın filmlerindeki performansına her zaman hayran olmuş, ama aynı zamanda orada başka kim var diye merak etmişimdir. Bunu son derece olumlu bir açıdan ve sevgiyle dile getiriyorum. Onunla birlikte çalışacak olmaktan büyük coşku duydum. İçinden başka birinin, çok ilginç ve çok gerçek, çok dokunaklı, o döneme ve yaratmakta olduğumuz hikayeye çok iyi adapte olmuş olmasına karşın şaşırtıcı derecede modern birinin çıktığını düşünmeye başladım. Bence çok şaşırtıcı bir aktris.

Vatel'in aşık olduğu Anne Montausier rolünü canlandırıyor. Oldukça trajik bir durum, çünkü sonuçta krala duyduğu sadakat ile belki Vatel için duyduğu hisler biribirine uygun değil.
Bugün Anne muhtemelen bir iş kadını olurdu. Filmi izlemiş hangi kadın onun konumunu anlamaz ki? Yaşamın anlamını soruyor: Yaşam bir hayatta kalma mücadelesi midir? Onun zamanındaki kadınlar için kesinlikle böyleydi. Servetleri olmadığı takdirde, hiçbir şey yapamazlardı. Anne de Montausier, belki de hırsından ötürü, kendisinin de önem verdiği sosyal sınıf açısından uygun olmayan bir adamla ilişki kuruyor. Fakat, o adam özünde insancıl ve iyi biri. Bu nedenle, Anne korkunç bir ikileme düşüyor. İhtiyaçlarıyla insanlığı arasında bir ikilem bu. Anne inceliğe ve hayatta kalmaya meyilli ve kendisini sarayın görkemine sokabilecek birini arzuluyor. Kim olduğunu merak ediyor. Bu, çok zarar verecek bir işkence ve burada acı çeken kişi Vatel oluyor. Düşünecek olursak, inanılmaz modern bir trajedi. Filme gidenlerden kaçı filmin bu yönünü görür bilemiyorum, ama bahse girerim pek çoğu böyle bir acı çekmiştir; ya da çekecektir ya da çekmek üzeredir.

Bu film daha önce birlikte çalıştığınız Julian Sands'le de bir araya gelmenize vesile oldu.
Julian Sands hayran olduğum biri, ama "The Killing Fields"den beri kendisiyle çalışmamıştım. XIV. Louis için güçlü bir zeka sahibi birine ihtiyaç vardı. Hem cezbedici olması, hem de kadınlar üzerindeki bu etkisinin farkında olan biri gerekiyordu. Kral olmasından değil, ama zarif, zeki ve aynı zamanda bir dereceye kadar soğuk ve yaklaşılması zor biri olmasından kaynaklanmalıydı bu cazibe. Metresi olan kadınlar her zaman kurban değillerdi; her ne kadar ona teslim olduktan sonra pek çoğu o duruma düşmüşse bile. İşte bu nedenle, fiziksel olarak güçlü ve zeki, Louis'nin içinde barındırdığı türden bir erk sahibi, çok fazla "aktör" olmayan birini istedim. Bu yüzden, Julian Sands’i çağırdım.

Bu projeyi gerçekleştirmekten ötürü gururlu musunuz?
Filmi izlediğimde, insanlar ve filmdeki karakterler için, Vatel için yoğun bir şefkat duyuyorum... Bu filmde, hepsinin bir şeye ihtiyacı var. Tuhaftır ama kimse özgür değil ve aslında buna ben de dahilim. Olabildiğimce kendim olmak için elimden geleni yapıyorum. Filmi izleyenlerin bu şefkati hissetmelerini isterdim; bu duygu herkes için. Bu film iğrenç insanlar hakkında değil; bu film bu dünyada yaşamanın zorlukları hakkında.

Roland Joffé ile Fransa arasında bir aşk hikayesi ya da en azından bir suç ortaklığı var mı?
Bildiğim kadarıyla bu sorunun cevabı evet çünkü bu, muazzam büyük bir sevgi ve saygı duyduğum bir kültür. Bunun nedeni, Fransız kültürünün Avrupa'nın diğer kültürlerine oranla bireyselliğini daha iyi korumuş olması ve umarım bu böyle sürer. Fransız insanının McDonalds'ı sadece hoşlarına giden bir meraktan ibaret görüyor olmaları gerçeğine hayranım. Ya da A.B.D.'yi, büyüklüğüne rağmen, hor görülmesi gereken tuhaf bir anormallik olarak görmelerine. Bence bu inanılmaz güzel ve umarım diğerleri de bunu örnek alırlar. Bu tavrın çıkış noktası, bence, filmimizdeki karakterlere kadar gidiyor; XIV. Louis'nin halkına verdiği muazzam bir özgüven var ve bu özgüven asırlardır süregeldi. Bunu seviyorum.

Yorum Yaz




"Yorumlar küfür hakaret ve müstehcenlik içeremez. Bu kurallara uymayan yorumlar silinecektir."
Toplam 2 Yorum
  • Film Notu 5/10
    tugce a. 18.8.2002 18:00:00
    anlamsız, pek şatafatlı, guclu kadrosuna ragmen havada kalmıs; sadece gorsellik acısından izlenebilitesi olan; gerard depardieu%%1%nun kurtaramadıgı, julian sands%%1%in de malesef cok az gorundugu, goz boyayan film.
  • Film Notu 10/10
    fatma dinçkol 11.7.2002 23:21:00
    Muhteşem kelimesinin en çok yakıştığı filmlerden birisiydi bence.Anne ile Vatel%%1%in odada karşılaştıkları ilk yerde yani aşkın kokusu ancak bu kadar hissettirebilirdi.Duyguların,inancın,sevginin,başarma arzusunun,yaratıcılığın,insanlığın bu kadar güzel işlendiği filmi az sertttim.Aşkın bir onurlu yaşam olduğu da çok güzel vurgulanmıştı.Muhteşemdi...

Vatel Filminin Oyuncuları


>> >> Vatel

Vizyondaki Filmler

Hangi Film Nerede Oynuyor